Adsiz Adam

Mar 062010

İsveç Tarih Müzesi – Historiska Museet –  barındırdığı 63,500 civarı eserin fotoğraflarını ve scan’lanmış 264,000 kadar katalog kartını creative commmons lisansı ile halka açıyor.

Müzenin blogundan duyurulan bu haber ile kullanıcılara müze eserlerinin fotoğraflarını ve katalog kartlarını, araştırmalarda, derslerde, bloglarda ve diğer internet sitelerinde  ticari amaçla olmamak şartı ile istedikleri gibi kullanabileceklerini bildirmişler.

Müze yönetimi kendisi bu lisansı kullanırken de lisansın hem kısa ve öz bir tanıtımını yapıyor hem de insanları bu lisansı kullanmaları için teşvik ediyor.

Creative Commons, ücretsiz bir lisans modeli olup, herkes tarafından internette dijital materyal yayınlarken kullanılabilir. Temel prensibi, eser sahibinin ürettiği fotoğraf, ses, video vs. materyalleri, bu lisans sistemini uygulayarak diğer kullanıcıların kullanma ve paylaşma şartlarını açıklayıcı bilgi vermesi.

Bu lisansın anlamı, eser sahibinin haklarından vazgeçmesi değil. Aslında, ”ben bu eserimi, şu şartlar altında paylaşıyorum’‘ diye açıklasak daha yerinde olur belki. Eser sahibi tüm haklarını kendi elinde tutmak yerine (©) bu haklarından bazılarını saklı tutup, diğerlerinden feragat ediyor (cc). hangi haklar ne şartlar altında saklı tutuluyor, bu da açıkca şu şekilde ifade ediliyor. BunlarLazım adlı siteden bazı alıntılar yapıyorum, konuyu bir yerde toplayabilmek için. Daha detaylı bilgi için sitenin kendisine gidebilirsiniz.

CC lisanslarını kullanmaya karar veren eser sahibi iki soruya cevap vermek durumundadır:

1) Eser sahibi eserin ticari kullanımına izin verecek midir?
2) Eser sahibi eserin işlenmesine[4], yani eserden faydalanılarak başka eserler oluşturulmasına izin verecek midir?

CC bu soruya üç şekilde çözüm getirmektedir:

a) İşleme tamamen yasaklanabilir.
b) Eser sahibi işlemenin yapılmasına, reprodüksiyonuna, dağıtılmasına, gösterimine ve icrasına izin verebilir.
c) Eser sahibi “b” seçeneğindeki işlemeye, işleme sonucu ortaya çıkan eserin de “aynen paylaşım”[5] koşullu yayımlanması şartıyla izin verebilir. Bunun anlamı, işleme sonucu ortaya çıkacak eserin de başkalarınca CC “aynen paylaşım” koşullu lisans kuralları çerçevesinde kullanılabilmesidir. Bu kural, sonraki diğer işlemeler için de zincirleme şekilde devam edecektir.

Jan 292010

A photograph is a moral decision taken in one eighth of a second, or one sixteenth, or one one-hundred-and-twenty-eighth. Snap your fingers; a snapshot’s faster.

Salman Rüşdü

An ölümsüzleşiyor. Belki de fotoğraf aslından daha gerçek oluyor. Ne kadar fotoğraf var dünyada? Bunların bazıları çok ünlü. Hepimiz gördük, ama hiç dikkatle bakmadık.

Bunlar arasında belki de Oscar Wilde Nr 18 var.

Halılar ve ayı postu ile yükseltilmiş bir koltukta oturuyor Oscar. Dize kadar pantolonu, üstü süslü ayakkabıları var. Sağ elinde bir kitap tutuyor. Sol eli ise başına destek olmuş.

Bu fotoğraf o zamanın en meşhur fotoğrafçısı Kanadalı Napoleon Sarony tarafından çekildi.

Sarony 1867 yılında New York’da kurduğu stüdyosunda, hayatını ünlülerin fotoğraflarını çekerek kazandı. Bu iş için fotoğrafını çekeceği kişilere belli bir para ödüyor, onların iznini alıyor ve sonrasında bu fotoğrafları çoğaltarak satıyordu.

Birgün Burrow Giles Lithographic Co. adlı şirket Nr 18 adlı fotoğrafı Sarony’den izinsiz olarak kullandı. Sarony bunun üzerine çareyi mahkemeye gitmekte buldu. İşte bu mahkeme ve aldığı karar, fotoğrafçılığın bir sanat olup olmadığının ve buna bağlı olarak telif hakkı ile korunup korunmaması gerektiği sorusunun cevabını vermede temel dayanak noktalarından biri oldu.

Mahkeme kararı, fotoğrafların da copyright ile korunması yönünde oldu. Bu kararı verirken 1802 de çıkan bir kanunu yorumladılar. Kanunun çıktığı dönemde henüz fotoğraf tekniği bulunmadığı için ancak yorumlayarak bu sonuca ulaşabilmişlerdi.

Mahkemenin yorumuna derinlemesine bakacak olursak; reprodüksüyonun meydana getirilmesinde mekanik bir işlem mi sözkonusu, yoksa insani elementlerin mi rol oynadığına bakılmıştı.

Özellikle NR 18 deki Oscar Wilde’ın ellerinin aldığı pozisyon, ışıklandırma ve yüzhatları ile fotoğrafı çeken kişi tamamen kendi hayal gücünden, yaratıcılığından birşeyler katarak fotoğrafın ortaya çıkmasında başrol oynamıştı.

Bu aslında bizlere teknolojinin ve değişen şartlarla kanunların yorumlanması arasındaki senkronsuzluğu göstermede iyi bir örnek.

Hergün belli bir zamanımı internette fotoğraflara bakarak değerlendiriyorum. Hafif, pratik, zoomlu, objektifli, ucuz, pahalı, çoğunluğu dijital teknikle işleyen kameralar ve sahipleri tarafından meydan getirilen kompozisyonlar, anlık enstantaneler…

Mahkemenin Nr 18 için verdiği bu karar bana hangi fotoğrafın sanat, hangisinin yalnızca fotoğraf olduğu konusunda yardımcı olmuyor ama.

Bunu anlamak için Flickr’da rastgele bir gezinti yapmak yeterli.

Tekniğin bu derece gelişmesi, sanki profesyoneller ile amatörler arasındaki mesafeyle alay eder gibi. Eskinin profesyonel/amatör ayrımcılığının düzeni tehdit altında. Bu eski sistemi kaldırmadıkça daha çok kafamız ağrıyacağa benzer.

Jan 082010

Taraf Gazetesi’nin Sevan Nişanyan’ı köşesini bırakmaya zorlayan tavrına karşı yapılabilecek birşey vardı. Fikri de aslında İsveç’den, yaşanmış bir olaydan aldım. Olayı kısaca geçmem gerekiyor önce.

Önbilgi olarak, fazla da doktrine ve detaya kaçmadan, İsveç Krallığı’ndan aslında sosyalist/feminist bir laboratuar olarak bahsetmek mümkün diyeyim. Örneğin bu sebeple, ülkede fuhuş yasak ve bu mesleği icra edenlerin seslerinin geleneksel medya ve hükümet tarafından bastırılmaya çalışıldığı bir ortamdayız.

Alternatif medya tabii bu baskıların dışında kalmayı başarıyor ve kendi içinde dengelerini kuruyor. İsveç blogosferinde tanınmış bir yazar olan Isabelle aynı zamanda anne ve fahişe. Mesleğini kanundışı sayıp, ahlaki olarak aşağıda gören bir otoritenin hüküm sürdüğü ülkesinde kendini, sevdiklerini, yakınlarını ve çocuğunu korumak için takma isimle blog yazıyor.

Isabelle birgün internet üzerinde bir tartışma ortamında, geleneksel medyada gazeteci olan (aynı zamanda bir blog yazarı) Johanna adında bir kadın ile takışıyor. Tartışma alevlendiğinde Johanna bildiğimiz klasik söylemlere giriyor. Nedir o? Kendi ismini açıkca yazmaktan çekinen bir insanla tartışmaya girmeyeceğini, Isabelle gerçek ismi ile ortaya çıkmadığı sürece kendisini dikkate almayacağını, yok sayacağını belirtiyor. Detaylarına girmemize gerek yok. Ancak basın kartı taşıdığı ve yazdıklarına para aldığı için kendini elit zanneden Johanna tartışmanın ilerleyen bölümlerinde argümanları yetmeyince Isabelle’ye bizde sosyal medya kullananların diliyle DM atıyor. İkilinin arasındaki bu gözlerden uzak haberleşmede Johanna gazetecilik imkanlarını kullanarak Isabelle’nin kimliğini ortaya çıkarıp bunu ifşa edeceğini belirtiyor. Artık siz isterseniz buna tehdit deyin.

İsabelle’nin aralarında geçen bu elektronik posta trafiğini blogunda yazması ve bu kimliğinin açığa çıkması riskini göze alamadığı için blog yazmayı bırakma kararını açıklaması, daha sonra İsveç blogosferinde Türkçe’ye ”blog depremleri” olarak çevirebileceğim bir hareketin başlamasına sebep oldu.

Blog depremi nedir? Nasıl çalışıyor? Herşeyden önce sonuçları, verdiği hasarlar nelerdir?

Sondan alayım. Sonuçları ne oldu? Olayın üzerinden geçen 2 yıl sonrasında Johanna A. nın ismini google da aradığım zaman ilk 15 de çıkan sonuçlarda ”bir gazetecinin anonim bir blog yazarına yaptığı şantajın sonuçları” blogların ağzından gözlerimin önüne seriliyor. Google üzerinde sizin hakkınızda yazanların iş hayatı ve kariyer için ne kadar önemli olduğunu bilmeyeniniz yoktur.

Daha yeni bir röportajı okudum Johanna ile yapılan. Kadın bir SEO uzmanı tutmuş kendine. Bu üzerindeki damgayı çıkartabilmek için…

Peki bu nasıl gerçekleşti?

Herşeyden önce blogosfer içinde bir karara vararak görüşleri ne olursa olsun böyle bir şantajın kabul edemeyeceği konusunda birliğe vardı. Bundan sonrası çok kolaydı. Belki 50 kadar blog bu konudaki anahtar kelimeleri kullanarak konuyu işledi. Bunu tekrarlayarak yaptılar. Ayrıca her yazının sonunu, konuyu diğer işleyen bloglara linkler vererek getirdiler.

Google’ın kullandığı algoritma için bu seksi iç çamaşırları giyen bir kadının özel striptiz yapması gibi birşey olmalı. Sonucunda deprem olması kaçınılmaz…

Tabii bunda geleneksel medyanın olayı aynı yoğunlukta işlememesinin de rolü var. Zaten geleneksel medyanın önemli bulup işlediği konular ile IQ seviyesi ortada olan sade vatandaşın ilgilendiği konular farklı olduğundan bunu yadırgamamak lazım. Boşluk her zaman doldurulur. Burada önümüze gelen de bu.

Pekçok konuda kullanılabilir esasında bu taktik. İnsanların bu gücün farkına varabilmesi gerekir. Asıl güçlük orada.. Bunu anlatabilmek…

Birşey dikkatimi çekti, onu da söylemeden bitirmeyeyim:

Sevan Nişanyan adını bugün Türkiye’de gündemi takip edenler arasında bilmeyen az. Bu yazarın bir blogu olduğunu kaç kişi biliyor peki? Bence fazla değil. Adı bu derece bilinen bir yazarın, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi çok temel bir hak konusunda çektiği sıkıntı o bloga kaç yorum olarak döndü? Ben size söyleyeyim. Aradan herhalde 24 saat geçti, ama şu an ititbarı ile 0 yorum var. Oranın en az 150 yorum alması lazımdı. Gerçi bunda blog sahibi Sevan Nişanyan’ın da sorumluluğu olabilir. Dün gece attığım yorum halen yayınlanmadı.

Bu arada Nişanyan’ın bir başka eksiği daha var. Facebook’da yaptığı açıklamadaki serzenişlerinden anlıyorum ki, Taraf Gazetesi’nde ücret almadan yazıyormuş kendisi. Açıklamasını şöyle bitirmiş..

Yazmak bir iptiladır. Elbette yazmadan duramam. Ama nerede, nasıl, şimdilik daha düşünmedim.

E blogun var ya Sevan… En yazman gereken yer orası.

Taraf Gazetesi’nin bu sansürüne karşı tepkilerini Nişanyan’ın yazısını yayınlayarak gösteren bloglar ise şöyle (başka bloglarda çıktıkça aşşağıdaki listeyi güncelleyeceğim)

Hasan Rua – Lektüel
Lermontov – Yıkıcı Tutku
Taylan -Seviyesiz Siyaset
Kenar -Kenardan
Ali Rıza Esin -Durumsama
Cansu Elter – Mana Aramayın
5posta – Fekat Bu Censüre’dir Azizim


Dec 232009

Geçtiğimiz günlerde ateşli bir kitap eleştirisi döndü İsveç medyasında. Markis De Sade‘nin eserleri hem feminist eleştirmenler hem de bunların dışında kalan birkaç eleştirmen tarafından tartışma konusu oldu. Tüm bu tartışmalar iştahımı kabartınca, uzun yıllar sonra Vertigo yayınevi tarafında İsveççe’ye çevrilen De Sade’nin eserlerini külliyen ısmarladım. Juliette, Yatak Odasındaki Filozof, Ernestine ve Sodom’un 120 Günü’nden oluşan 4 kitaplı bu seti okumak uzun zaman alacak. Bir de Vladimir Kaminer‘in Militärmusik’i onca zamandır, yatağın yanında duruyor. Yine de bu bekleyen kitaplar beni eski Guns n’ Roses gitaristi Slash’ın kitabını pocket versiyonunda satın almaktan geri koymadı.

Çok sıklıkta okuyan bir kitap kurdu değilim. Bu 6 kitabın bitmesi 2 senemi alabilir. Daha Friendfeed kitap paylaşım kanalında gözüme takılan şeyler var. İstediğin kitaba ulaşma ve satınalma konusundaki engeller büyük ölçüde kalktı artık. Joan Sinclair’in japon seks klüplerini anlatan Pink Box adlı fotoğraf kitabını internet üzerinden ısmarlamamla evimde bulmam arasından 12 gün geçmişti. De sade seti 5 günde geldi. 2009 yılı benim için ”artık okuma olayını daha pratik bir hale getirmek lazım” dediğim yıl oldu. Maalesef bu yıl içersinde elime göz koyduğum, alabileceğim bir e book okuyucusu geçmedi. Ancak tüm resmi ve gayri resmi duyumlar 2010 un böyle olmayacağını müjdeliyor. Fiyatı ne olursa olsun muhakkak gözümü koyduğum bir cihazı alacağım.

Amazon Kindle daha eski kıtaya ulaşmadan bana göre retro oldu. Apple tablet ne zaman gelecek belli değil, Crunchpad bir fiyasko ile sonuçlanıp Joo Joo adı altında gereğinden fazla pahalı bir başka cihaza dönüştü. Ancak beni umutlandıran başka haberler var. Hepsinden önce yapılan tahminleri bir toparlayacak olursam, 2010 da bizi bekleyen cihazların 4 kategoride ayrıldığını görüyorum.

1- Kitap Okuyucular
Text okuyup resimleri görmeye yarayacaklar. Tabii ki bunlarda da interaktiflik sözkonusu olacak ama mesela tek elinle gazeteyi okuyup nasıl scrolla yapacaksın? Amazon Kindle yine popülerliğini korur bence. Okumaya odaklı yapısı ve geniş içeriğe ulaşım bunu mümkün kılıyor.

2- Gazete Okuyucular
Şu ana kadar pek görmedik örneklerini. Bence geleneksel medya için içinde bulundukları krizi aşmada yeni bir imkan sunabilir. (Her ne kadar bu krizi aşmalarını dilemesem de). ”Gazeteye 2 yıllık abonelik ile 2 adet reader (okuyucu) bedava” tarzı kampanyalar ile çıkabilirler. Gazetenin alacağı reklam gekonusunda basılı nüshasına göre çok daha etkin olacağı kesin. Gazetede okuyucunun bilhassa öncelikle okuduğu haberlere, yorumlara, makalelere göre kişisel reklam yapmak zor olmasa gerek bu cihaz üzerinden.


3- İnterakrif medya cihazları
Bu konuda birşeyler yazmaktansa sözü İsveçli medya devi Bonnier‘in çıkarmayı planladığı cihazın tanıtım videosuna bakalım. Bonnier tv kanalları, gazete ve dergi yayınları sahibi büyük bir şirket. Türkiye’ye uyarlaması çok kolay olur. LigTV hangi medya devinin kanalı? O devin başka hangi kanalları, dergileri ve günlük gazeteleri var?


Mag+ from Bonnier on Vimeo.


4- Daha bilgisayara benzeyen, enformasyonun her türlüsü ile içli dışlı omamıza yarayacak cihazlar

Burada Microsoft Courier güzel açıklamış nasıl olacağını. Büyük bir ihtimalle Apple Tablet de çıktığı zaman bu kategorinin altında yer alacak. Aynı videodaki gibi, ancak Apple’ın görmeye alışık olduğumuz tüm ürünlerine bağlı olacak, müzik, oyun, sosyal medya ve yukarda saydığım cihazların tüm yapabildiklerini yapacak bir tablet…


Yalnız Apple’dan ve diğer üreticilerden tek isteğim bu cihazı online olmadan da kullanabilme seçeneğini kullanıcıya vermeleri. Bugüne kadar kafamda bu tarz cihazlarda surf ve interaktivitelik değil de sırf ”okuma” işlevine zorluk çıkaracağını düşündüğüm şey, gitgide hayatımızda default halini alan sürekli ”online” olma durumu. Okumak ile bu birlikte gitmiyor.

Dec 222009

Hürriyet Dailynews okumuyorum. Hürriyet’in hiçbir şeyini okumuyorum. Bu haberi İsveç blogosferinden aldım. Ergenekon hareketi ilhamını, organizasyonunun yapısını İsveç Korsan Partisi’nden almış. HOLY GÖKTENGRI !!!

Lawyer Tarcan Tülük said,

The group was inspired by the structure of the Pirate Party in Sweden and that they will model their organization accordingly; instead of working in big buildings and huge offices, the party will operate primarily through the Internet and in small offices.

“The ER Party is the solider of Atatürk’s spiritual legacy,” Tülük said.

Korsan Hareketi’nin üzerine tüm dünyada ve özellikle TR’de tüm güçle gidilmeli. Domuz gribinden daha pis ve tehlikeli. Tengrim Mü-Yap ı korusun.

Dec 102009

Aşşağı yukarı tüm Rusça kitaplar internetten paylaşıma veya satışa açık, yazarın izni olsun ya da olmasın.

Sovyet döneminde kitaplar yasadışı olarak daktilo ya da karbon kağıdı ile kopya ediliyordu. Anti Sovyet yayınları kanunsuz olarak yaymak yüzünden çalışma kamplarına mahkum edilen çok insan oldu. Ancak bu bile samizdat denilen, gönüllülerin beğendikleri, yayılmasını istedikleri kendilerine veya başkalarına ait eserleri paylaşıma açması, dağıtması olarak açıklayabileceğim fenomenin insanlar arasında yer tutmasına engel olamadı.

Sovyetler Birliği tarihin sayfalarına karışırken, Samizdat eskisinden daha yaygın ve güçlü olarak Rus halkının günlük hayatındaki yerini almış görünüyor. Sovyet döneminin tüm önemli literatürünün ”özel” kişiler tarafından kurulan internetteki elektronik kütüphanelerde olduğunu görüyoruz.

Sergej Parchamenko orta büyüklükteki pekçok yayınevinde çalıştıktan sonra şu an Vokrug adlı, gezi el kitapları basan bir yayınevinde baş redaktör olarak görev yapıyor. Şöyle diyor Dergej;

Hayatım boyunca yayınladığım tüm kitapları internette bulmak mümkün zannedersem. Birinin yeni çıkan bir kitabı kopyalayıp internete koyması çok zaman almıyor. Yalnızca bir iki defa çıkan kitapların internete ışık hızı ile düştüğü durumlarda bizim satışlarımızı etkileyebileceğini düşündüm. Bu endişemi kitabın elektronik kopyasını internette ulaşıma açan siteye bildirdiğimde de kitabı kaldırdılar.

Yayınevlerinin bu tip durumlarda adalet sistemine yönlenmesi nadir görülen bir davranış biçimi. Hem sisteme olan güvensizlik, hem de bu tarz elektronik ”özel” kütüphanelerin (gelin şuna korsan kitabevleri diyelim) genelde yurtdışındaki sunucularda bulunması kanuni bir yola başvurmaktan vazgeçiriyor yayıncıları ve yazarları.

Bu sebeple yayınevleri genelde anlaşma yoluna gidiyor internetteki korsan kitabevleri ile. Zaman zaman anlaşılamayıp, işin savaşa dönüştüğü de olmuyor değil. Sunucusu Ekvador’da bulunan Lib.Rus.Ec adlı korsan kütüphane uzun zaman Dos Attack saldırısına maruz kaldı. Forumlardaki tartışmalara bakılırsa bu saldırıların arkasında Rusya’nın en büyük yayıncısı var.

Bunun dışında yazarlar açısından durum aşşağı yukarı dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi. Yani bir kısım yazar tüm gücü ile bu Korsan’a karşı tavır alırken, bir kısım da internetteki bu ulaşılabilir olmanın sonucunda daha çok legal, basılı kopya satacağını hesaplıyor.

Tabii bu durumdan hiç şüphesiz kazançlı çıkan bir başka aktör var. Şu anda Türkiye’deki forum ve sosyal platformlarda da hakkında çokca konuşulan, merakla beklenen ebook reader dediğimiz elektronik kitap okuyucu dediğimiz araçlar.. Rusya ve Ukrayna pazarları şu anda, halihazırda bu korsan kütüphanelerin kullandığı e kitap dosya formatlarını destekleyen cihazlarla dolmuş durumda. Biz Türkiye’de, İsveç’te bu cihazları beklerken Moskova metrosunda genç insanların elinde ebook reader ları görmek çok şaşılası bir görüntü değil.

E kitapların bir anda böyle bir piyasaya sahip oluşu yayıncıları da bu piyasaya uygun iş modelleri geliştirmeye itiyor. Şu an pekçok yayıncı kitapların elektronik versiyonlarını da hızlı bir şekilde piyasaya sürüyor. Bu versiyonlar genelde izinsiz kopyalamaya açık versiyonlar halinde, kilit takılmamış versiyonlar. E kitapların ortalama fiyatları da, geleneksel kitapların % 10 u civarında. Fiyatın bu seviyede olmasında hiç kuşkusuz korsan e kitapların piyasadaki varlığı da rol oynuyor.

Ancak görünen bir başka trend ise bu korsan sitelerin yavaş yavaş direk olarak yazarlar ile anlaşma yaparak, onlara reklam gelirlerinden yüzde ödemeleri.
Gidilen bu yol, doğru yol diyor Sergej Parchomenko

Bugüne kadar devletin telif hakkı yasalarından veya kurumlarından hiçbir fayda sağlamadım. Bunu biz yayıncılar, yazarlar kendi aramızda halletmeliyiz.

E kitap piyasasının internet korsanları tarafında ele geçirilmiş olması pekçok kişi için bir felaket senaryosu, bazıları için ise madalyonun bir de öteki yüzü var. Durumu daha iyi anlamak için rakamlarla örnek verelim.

Stephanie Meyers’in 2008 yılında çıkan kitabı Breaking Down kağıda basım haliyle İsveç’in en büyük internet kitabevinden sipariş edildiğinde 3 gün içersinde posta kutunuzdan size atılıyor. Fiyatı 168 kron. Şu an itibarı ile elektronik kitap versiyonunu bulmak mümkün değil İsveç içinde. Eğer e kitap için Amazon’a bakarsanız 11 dolar, yani 78 krona bu kitabı eğer varsa Amazon Kindle da okumak üzere, İngilizcesini indirebilirsiniz.

Aynı kitabın Rusca olanını, kağıda basılmış hali ile Rus internet kitabevi Ozon.ru üzerinde 66 kron karşılığında satın almak mümkün. E book versiyonu ise Litres.ru üzerinden 16 krona alınabiliyor. Hem de 15 değişik dosya formatında.

Önemli Rus kitap siteleri.

Lib.ru
: Oldukça büyük bir kütüphane diyebiliriz. Rus ve Sovyet klasikleri barındırıyor. Yayınevleri ve yazarlar ile işbirliği yapıyor.
Litres.ru : Yasal olarak satış yapıyor. Çok sayıda internet kütüphanesi ile işbirliği var.
Lib.rus.ec : Ekvador’dan satış yapan bir korsan site. İş modelini yasal hale getirmek için çalışmaları var.

Bu yazımı İsveç’in SydSvenskan adlı gazetesinin kültür ekindeki bir yazıdan alıntı yaparak hazırladım.

Dec 082009

Sizin daha önce yaptığınız aramalara dayanan, onları baz alarak yeni arama sonuçları veren Google’ın personal search result şu an itibarı ile bir standart olmuş durumda. Bu bana göre 2009 yılında Google’dan gelen en önemli haber. Biraz üzerinde düşünürsek SEO denilen ve arama motorlarında pozisyon almaya yarayan işlerin tümüne etkileri olacak bir yenilik.

Dün diğer blogumda yazdığım Mutaa nikahı adlı yazım, bugün Mutaa nikahı diye aradığımda en üst sırada çıktı karşıma. Tabii bunda o yazıyı yazarken ne kadar SEO kurallarını gözettiğim tartışılır. Genel olarak blog yazılarımı SEO düşünerek yazmıyorum. Öyle olsa anahtar kelimeleri ilk paragrafta kullanmak gerekecek. Oysa konuya hemen giriş yapmayı sevmiyorum çoğu zaman. Bunu önsevişmesiz seks yapmamaya da benzetebiliriz belki. O yüzden Mutaa Nikahı’nda hemen ilk sırayı almak beni şüpheye düşürdü.

Bu büyük bir ihtimalle arasıra google arama motoru üzerinde bazı kelimelerde hangi sıraları aldığımı kontrol etmemle ilgili olmalı. Yani google arama çubuğu üzerinden sık sık kendi bloguma giriyorum. Bu google tarafından kaydediliyor.. Daha sonra ”kremalı ıspanak çorbası” aradığımda ilk sıralarda öbür blogumda bu konuda yazdığım bir blog yazısı karşıma çıkması normal. Eğer böyle bir yazı yazdımsa tabii.

Bu bana arama sonuçlarındaki çeşitliliği ve sürprizleri, yeni fikirleri, siteleri keşfetmemize mani olacağı düşüncesini veriyor. Böyle bir şeyi istemiyorum açıkcası. Hatta belki bundan da önemlisi, Google’ın benim nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadığını bilmesinin bende verdiği rahatsızlık duygusu.

Daha önceleri yalnızca Google hesabınıza giriş yapıp, arama motorundan sonuçlar aldığınızda bu özellik aktive oluyordu. Şimdi ise ister bir google kontonuz olsun, isterse olmasın, google son 180 gün içinde yaptığınız aramaları baz alarak size sonuç getiriyor. Şükür ki, google web history ayarlarınızdan bu özelliği kapatmanız mümkün..

Arama sonuçlarımızın kalitesi ve özel bilgilerimiz dışında, başta da belirttiğim gibi işin bir de SEO kısmı var. Bu etkileri maddeler altında toplayacak olursam:

1- Pek çok şirket kendi sitesinin pozisyonunu olduğundan daha yüksek görecek

Bu SEO denen şeyi zaten site sahiplerine anlatmak pek kolay bir iş değil. Hal böyleyken, X şirketinin bu işlerden sorumlu müdürü şirketinin pozisyonunu kontrol etmek için google’da küçük bir arama yaptığında kendi şirketinin en üst sırada olduğunu görecek. Belki bu yüzden SEO konusunda yapması gerekenlerden, şirket sitesinin eksikliklerinden haberdar olamayacak.

2- Google’da arayabilirsin beni.. Yok, bi dakka, dur…

Belki biraz abartı olacak. Ancak bu sistem uzunca bir süre arama motorlarında sizin kariyerinizi ve porföyünüzü gösterecek olsa da, en kötü olabilecek senaryoyu düşündüğümüzde başka birinin sizin hakkınızda bilgi bulması zorlaşabilir zamanla.

3- ”Title” ve açıklamaları daha iyi optimize etmek

Bu her zaman önemliydi. Ancak şimdi daha da önemli olacak. Google tıklamaları ölçecek ve insanlar nasıl tıklıyora baktıktan sonra onlara kişisel bir arama motoru verecek. Dolayısıyla sitenizin daha fazla tık alması için başlık ve açıklamalar bölümünü daha sıkı bir şekilde elden geçirmek zorunlu olacak. Nasıl yazarım da, daha fazla tık alırımı düşünecek site sahipleri. Bu beni çok korkutuyor. Türk insanının google’da da sidik yarıştıran insan tipi olduğunu bize son yıllarda göstermesi ve ”hile, hurda” nın oldukça meşru sayıldığı bir internet ve SEO branşından arama sonucu kirliliğine yol açacak yöntemler bekliyorum.

4- İçeriğin tamamının optime edilmesi zorunluluğu

Yalnızca yazı değil, video, fotoğraf ögeleri de sıkı bir şekilde optime edilmeli. (Mesela benim hiç yapmadığım bir şey bu)

5- Sıralama ölçen araçların işi zorlaşabilir.

Aranan belirli bir kelimede hangi sıralamada olduğunuzu 3 aşşağı 5 yukarı bilebiliyordunuz. Bu genel bir ortalama baz alınarak hesaplanıyordu. Şimdi arama sonuçları kişiselleştirildiği için bunun objektif bir ölçümü olup olmayacağı şüpheli görünüyor.

6- İçeriği zengin ve sık yenilenen sitelerin sıralaması yükselebilir.

Google büyük bir ihtimalle sık ziyaret edilen sitelere biraz öncelik sağlayacağına göre, siteye gelen kullanıcılardan daha iyi bir şekilde yararlanmak, onları stede uzun süreli tutmak, tekrar geri getirmek gibi faktörler önem kazanacak.

7- Biz SEO yapıyoruz
Diyen şirketler şimdi ne yapacak? Gördüğüm kadarı ile müşterinin konuya kafasının fazla basmamasını branşın ekmek kapısı haline getiren şirketler var. Bunların kendilerini pazarlama yöntemi belirli ücretler karşılığı pozisyon garanti etmek. SEO nun ne olduğunu yeni duyanlara tek bir tavsiyem var. Kim ki size pozisyon garantisi veriyor, o SEO sahtekarıdır. Yine de bu işi insaflı yapıp ilk 10 da yer sözü verip para alanlar vardı. Bakalım bunlar yeni bir yöntem bulabilecek mi?

Dec 072009

İnternette anonim olarak sörf yapmanın binbir türlü yolu var. Bunların çoğu da teknik olarak çok alengirli çözümler gerektirmiyor. İnternet ve tekniği üzerine hiçbir bilgimiz olmasa bile en azından IPREDATOR gibi bir hizmeti aylığı 5 avroya satın alarak net üzerinde ayak izi bırakmamak bir dereceye kadar mümkün. Hiç değilse Holywood lobisinden veya Mü-Yap adı verilen mafyadan bu yöntemle kurtulmak mümkün diyelim.

Ancak bir önceki blog yazımda bahsini ettiğim, devletlerin ülke güvenliğini ve terörizmi bahane ederek vatandaşlarının mektuplaşmak kadar doğal olan internet üzerinden haberleşmesini kablolardan geçen sinyalleri koklayarak takibe alması, bizlere buna karşı geliştireceğimiz yöntemleri biraz daha sofistike kılma mecburiyeti veriyor. İnternet üzerinde her fikrin, bireyin kendini ifade edebilmesi lazım. Daha sonra bu fikirler halihazırdaki ceza kanunlarına aykırı düşüyorsa bunun gereği yapılmalı. Ancak bir anda tüm iyi ve faydalı şeylerin yanında kötülükler de internete taşındı diye hiçbir otoritenin sizlerin haberleşmesini koklamasına, kaydetmesine gerek yok. Herşeyden önce hakları yok.

Bunu engellemenin yöntemlerinden biri DARKNET !!!

İsterseniz niş olarak sırf Mü-Yap’a bağlı artistlerin eserlerini paylaşan bir torrent sitesi kuralım, bunu emniyetli bir biçimde, anonim olarak Darknet ile yapmamız mümkün.

We Rebuild EU adlı direniş hareketinin internet sitesinde i2p adlı kurulumun hangi platformda nasıl kurulacağına ilişkin ayrıntılı bilgi var. Mac üzerinde nasıl olacağı henüz wiki üzerine kurulmuş sitede açıklanmamış. Ancak evin deposunda bir yerde eski bir PC olduğunu hatırlıyorum. Hatta buna da windows değil, Linux kurarak i2p yi kurmayı düşünüyorum. Bu arada dikkatinizi çekecektir, werebuildeu sitesinde konu başlığı ”How To Fuck With FRA” olarak atılmış.

Kurulum işleminin ardından web tarayıcımızın ayarlarında localhost’u ”localhost:7657” olarak verdiğimizde karşımızda darknet’in aktivitesini gösteren bir tablo gelecek. Peki darknet içinde neler yapabiliyoruz?

1- tamamen anonim bir web sitesini darknet içinde yayın yapacak şekilde kurabiliriz. Bu internet sitesi kendine özel bir .ip2 adresi alarak IP adresinizi gizlemenize de yardımcı olacak.

2- IRC ile tamamen anonim chat yapabiliyoruz. Kendi bilgisayarınız anonim bir IRC chat sunucusu olabiliyor. Daha sonra üzerine istediğiniz chat kanallarını açabiliyorsunuz.

3- Anonim olarak mail kullanımı

4- Anonim olarak dosya paylaşımı

Soldaki görsel internetin teoretik olarak bir modeli. Bir i2p ağı ise aşşağı yukarı bu görseldeki gibi taşıyor trafiği. Farkı, trafiği bu yeraltı kanallarından geçirirken kripte etmesi. Tıpkı sağ taraftaki görselde işaretlendiği gibi..

Örnek verecek olursak;

Sarkozy, Berlusconi ve Mr. President of USA interneti dinleten başbakanımız RTE den gizli birşey konuşmak istiyorlar diyelim. Kimbilir, belki Berlusconi 16 yaşındaki cıbıl hatunlarla çektirdiği resimleri Obama ile paylaşmak istiyor. Onun elinde ise Carla Bruni’nin çıplak fotoğrafları var. Sarkozy bu fotoğrafları istiyor, ancak Çankaya Köşkü’ndeki alakasız kişilerin Carla’nın memişlerini görmesini istemediğinden bu fotoğrafları gizlice almak istiyor Mr. President’den. İşte bu yüzden bu üçlü aralarında bir darknet oluşturuyorlar. Hatta görselde göremiyorsunuz ama aralarında bu fotoğrafları şifrelenmiş olarak paylaşırken, havayı koklayan devletin sinyal köpeklerini kandırmak üzere gereksiz, alakasız bir sürü trafiği de kontrol merkezlerinin bilgisayarlarıdan geçiriliyor.

Dec 032009

Benim aklımın ermeye başladığı dönemlerde yoktu bloglar. O yüzden okulun kızları genelde sayfaları herkes tarafından didiklenmesin diye açık tarafına asma kilit monte edilmiş, günlük denilen ve genelde pembe, yaldızlı, çiçekli defterleri tutardı. Ara ara bu kilitlerin anneler tarafından gizlice veya açıkca çözülüp kızlarının günlüklerinin okunduğu olurdu. İnsanın yaşı ne olursa olsun ailesi tarafından böyle adice bir biçimde özelinin didiklenmesi hoş değil. İleride aralarında bir güvensizlik problemi oluşacağını görmek için pedagog olmaya gerek yok.

Aynı şekilde sevgililer, karı-kocalar arasında da var bu özel hayatın tecavüze uğraması olayı. Biraz ukalaca olacak ama, kadınlara ve erkeklere tavsiyem cep telefonunuzu, maillerinizi, internette ziyaret ettiğiniz sayfaları arkanızdan karıştıran bir kişi varsa hiç tereddüt etmeden kıçına tekmeyi koymanız. Aksi halde bir cehennem azabı sizi bekliyor.

Mektubun özelliği, gizliliği prensibi ne kadar eskiye dayanıyor bilmiyorum. Eğer bugün aranızda hala mektup alan varsa, (ki 40 yaşın altındaki insanların bunu yaptığını düşünmüyorum), mektubunuz elinize geldiği zaman açılmış ve okunmuş olduğunu görmek istemezsiniz herhalde. Bunu kimsenin yapmaya hakkı yok ve zannedersem bir ülkenin posta idaresinde bu sistematik bir şekilde yapılsa herhalde olayı skandal diye nitelemek, o işin başındakilerinin istifasını istemek normal olurdu.

Her ne kadar Türkiye’deki telefon dinlemeleri ve halkın bunu artık kanıksamış duruşu bana bu yazıyı yanlış dilde, yanlış kitleye yazıyormuşum hissini zaman zaman verse de, gerçekleri yalın ve çıplak haliyle kağıt üzerine koyunca sizin de hak vereceğinizi umuyorum.

Sırf Türkiye değil, dünya Netdaşlarının Çin’den Falkland Adalarına kadar uzanan geniş ülkesinde birer birer tersanelerine giriliyor artık. Antidemokratik ülkelerin vatandaşlarının özel haberleşme hakkına saygı duymaması zaten beni şaşırtan bir durum değil. Asıl batı dünyasının demokrasi havarilerinin bu işe Stalin’i, STASI veya KGB yi kıskandıracak icatlarla, uygulamalarla yapması şaşırtıcı.

Bu blogu isveç’in başkenti Stockholm’den yazıyorum. Teknik olarak yazdığım bu satırlar ilkönce Stockholm’deki evimden Kanada’daki web sunucuma, oradan da Türkiye’de yaşayan sizlere ulaşıyor. Dolayısıyla İsveç ülke sınırlarını terkeden 1 ve 0 lardan oluşan bir grup enformasyon paketinin sahibiyim. 1 Aralık’tan itibaren İsveç’de FRA adı verilen yeni kanuna göre bu paketim Savunma Bakanlığı bünyesinde çalıştırılan muazzam kapasiteye sahip bir bilgisayar tarafından gözlem altına alınmış durumda. İçeriği süzen, gruplandıran, dosyalayan, gerektiği zaman aleyhime kullanacak süper bir bilgisayar. Gerekçe bu sefer ülke güvenliği, terörle mücadele (ABD nin estirdiği devlet terörünün cemeresini biz çekiyoruz). Zaten o değilse pedofili olurdu. Kartotekten çekince bu gelmiş olsa gerek. Glory Hallelujah !!! In the name of Allah, I die and I live….

<till FRA>Ta’t lugnt grabbar… Det är en ateistjävel som skriver den här bloggen. Tänkte bara testa FRA lagen lite… Hej och puss !!!</till FRA>

Bir sonraki blog yazısında bu tarz ”gözetlemelerden, kontrollerden haberleşmemizi, internetimizi nasıl gizli tutarız”ı ele alacağım.

Nov 162009

Oğlu, sevgilisi, nişanlısı, kocası tabutta geri gelenler ”vatan sağolsun” demeyi bıraktığı zaman.

Netgazete olayın tümünü almamış. Oğlu Afganistan’da ölen bir İngiliz anne, başbakan Gordon Brown’un hatalarla dolu başsağlığı mektubu üzerine sinirleniyor. Akabinde mektubu affettirmek için anneyi telefonla arıyor Gordon Brown. Fakat sinirden hızını alamayan anne başbakan ile arasında geçen telefon konuşmasını kaydediyor. Daha sonra bu kayıdı basına ulaştıran kadın İngiltere’de bir hayli konuşuldu.

Bu blogu mümkün olduğu kadar politikadan uzak tutmaya çalışacağım, ancak hayatında bir kuşa sapanla taş dahi atmamış insanlar siyasi iradenin aldığı bir açılım kararının ardından buğulu ve şikayet eden gözlerle işi şilahla çözmeyi çare olarak görenlere dönerken, ucundan da olsa bu konuya dokunmadan geçemedim.

Yirmili yaşlarda insanın kanı daha fingirdek oluyor, ölümle ve yaşamla dalga geçebiliyorsun. Ancak belli bir olgunluğa ulaştıktan sonra insan hayatına verilen değer başka bir şekilde algılanıyor ‘’sağlıklı” kafalar tarafından. Aksi ruh hastalığına delalet. Snuff videolarını artık içim kaldırmıyor, gazetelerde, tv de kameraların sokakta çektiği trafik kazaları veya bıçaklı saldırılara da bakmıyorum, bakamıyorum. Oysa hiç tanımadığım insanların başına geliyor bunlar.

Bu videodaki altyazılı telefon konuşmasında 20 yaşındaki oğlunu taaa cehennemin dibi olan Afganistan’da, kendinin seçmediği bir savaşta kaybeden annenin oğlunun ölümüne sebep olan vücuttaki hasarları birer birer başbakanın yüzüne vurması benim içimi kaldırdı. Kopmuş bacaklar, tanınmaz hale gelmiş bir yüz…

Bizim de çok uzağımızda değil ama bunlar.

Ne yapıyorsanız yapın!!! Suffusion WordPress theme by Sayontan Sinha