Taraf Gazetesi’nin Sevan Nişanyan’ı köşesini bırakmaya zorlayan tavrına karşı yapılabilecek birşey vardı. Fikri de aslında İsveç’den, yaşanmış bir olaydan aldım. Olayı kısaca geçmem gerekiyor önce.
Önbilgi olarak, fazla da doktrine ve detaya kaçmadan, İsveç Krallığı’ndan aslında sosyalist/feminist bir laboratuar olarak bahsetmek mümkün diyeyim. Örneğin bu sebeple, ülkede fuhuş yasak ve bu mesleği icra edenlerin seslerinin geleneksel medya ve hükümet tarafından bastırılmaya çalışıldığı bir ortamdayız.
Alternatif medya tabii bu baskıların dışında kalmayı başarıyor ve kendi içinde dengelerini kuruyor. İsveç blogosferinde tanınmış bir yazar olan Isabelle aynı zamanda anne ve fahişe. Mesleğini kanundışı sayıp, ahlaki olarak aşağıda gören bir otoritenin hüküm sürdüğü ülkesinde kendini, sevdiklerini, yakınlarını ve çocuğunu korumak için takma isimle blog yazıyor.
Isabelle birgün internet üzerinde bir tartışma ortamında, geleneksel medyada gazeteci olan (aynı zamanda bir blog yazarı) Johanna adında bir kadın ile takışıyor. Tartışma alevlendiğinde Johanna bildiğimiz klasik söylemlere giriyor. Nedir o? Kendi ismini açıkca yazmaktan çekinen bir insanla tartışmaya girmeyeceğini, Isabelle gerçek ismi ile ortaya çıkmadığı sürece kendisini dikkate almayacağını, yok sayacağını belirtiyor. Detaylarına girmemize gerek yok. Ancak basın kartı taşıdığı ve yazdıklarına para aldığı için kendini elit zanneden Johanna tartışmanın ilerleyen bölümlerinde argümanları yetmeyince Isabelle’ye bizde sosyal medya kullananların diliyle DM atıyor. İkilinin arasındaki bu gözlerden uzak haberleşmede Johanna gazetecilik imkanlarını kullanarak Isabelle’nin kimliğini ortaya çıkarıp bunu ifşa edeceğini belirtiyor. Artık siz isterseniz buna tehdit deyin.
İsabelle’nin aralarında geçen bu elektronik posta trafiğini blogunda yazması ve bu kimliğinin açığa çıkması riskini göze alamadığı için blog yazmayı bırakma kararını açıklaması, daha sonra İsveç blogosferinde Türkçe’ye ”blog depremleri” olarak çevirebileceğim bir hareketin başlamasına sebep oldu.
Blog depremi nedir? Nasıl çalışıyor? Herşeyden önce sonuçları, verdiği hasarlar nelerdir?
Sondan alayım. Sonuçları ne oldu? Olayın üzerinden geçen 2 yıl sonrasında Johanna A. nın ismini google da aradığım zaman ilk 15 de çıkan sonuçlarda ”bir gazetecinin anonim bir blog yazarına yaptığı şantajın sonuçları” blogların ağzından gözlerimin önüne seriliyor. Google üzerinde sizin hakkınızda yazanların iş hayatı ve kariyer için ne kadar önemli olduğunu bilmeyeniniz yoktur.
Daha yeni bir röportajı okudum Johanna ile yapılan. Kadın bir SEO uzmanı tutmuş kendine. Bu üzerindeki damgayı çıkartabilmek için…
Peki bu nasıl gerçekleşti?
Herşeyden önce blogosfer içinde bir karara vararak görüşleri ne olursa olsun böyle bir şantajın kabul edemeyeceği konusunda birliğe vardı. Bundan sonrası çok kolaydı. Belki 50 kadar blog bu konudaki anahtar kelimeleri kullanarak konuyu işledi. Bunu tekrarlayarak yaptılar. Ayrıca her yazının sonunu, konuyu diğer işleyen bloglara linkler vererek getirdiler.
Google’ın kullandığı algoritma için bu seksi iç çamaşırları giyen bir kadının özel striptiz yapması gibi birşey olmalı. Sonucunda deprem olması kaçınılmaz…
Tabii bunda geleneksel medyanın olayı aynı yoğunlukta işlememesinin de rolü var. Zaten geleneksel medyanın önemli bulup işlediği konular ile IQ seviyesi ortada olan sade vatandaşın ilgilendiği konular farklı olduğundan bunu yadırgamamak lazım. Boşluk her zaman doldurulur. Burada önümüze gelen de bu.
Pekçok konuda kullanılabilir esasında bu taktik. İnsanların bu gücün farkına varabilmesi gerekir. Asıl güçlük orada.. Bunu anlatabilmek…
Birşey dikkatimi çekti, onu da söylemeden bitirmeyeyim:
Sevan Nişanyan adını bugün Türkiye’de gündemi takip edenler arasında bilmeyen az. Bu yazarın bir blogu olduğunu kaç kişi biliyor peki? Bence fazla değil. Adı bu derece bilinen bir yazarın, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi çok temel bir hak konusunda çektiği sıkıntı o bloga kaç yorum olarak döndü? Ben size söyleyeyim. Aradan herhalde 24 saat geçti, ama şu an ititbarı ile 0 yorum var. Oranın en az 150 yorum alması lazımdı. Gerçi bunda blog sahibi Sevan Nişanyan’ın da sorumluluğu olabilir. Dün gece attığım yorum halen yayınlanmadı.
Bu arada Nişanyan’ın bir başka eksiği daha var. Facebook’da yaptığı açıklamadaki serzenişlerinden anlıyorum ki, Taraf Gazetesi’nde ücret almadan yazıyormuş kendisi. Açıklamasını şöyle bitirmiş..
Yazmak bir iptiladır. Elbette yazmadan duramam. Ama nerede, nasıl, şimdilik daha düşünmedim.
E blogun var ya Sevan… En yazman gereken yer orası.
Taraf Gazetesi’nin bu sansürüne karşı tepkilerini Nişanyan’ın yazısını yayınlayarak gösteren bloglar ise şöyle (başka bloglarda çıktıkça aşşağıdaki listeyi güncelleyeceğim)
Hasan Rua – Lektüel
Lermontov – Yıkıcı Tutku
Taylan -Seviyesiz Siyaset
Kenar -Kenardan
Ali Rıza Esin -Durumsama
Cansu Elter – Mana Aramayın
5posta – Fekat Bu Censüre’dir Azizim
Geçtiğimiz günlerde ateşli bir kitap eleştirisi döndü İsveç medyasında. Markis De Sade‘nin eserleri hem feminist eleştirmenler hem de bunların dışında kalan birkaç eleştirmen tarafından tartışma konusu oldu. Tüm bu tartışmalar iştahımı kabartınca, uzun yıllar sonra Vertigo yayınevi tarafında İsveççe’ye çevrilen De Sade’nin eserlerini külliyen ısmarladım. Juliette, Yatak Odasındaki Filozof, Ernestine ve Sodom’un 120 Günü’nden oluşan 4 kitaplı bu seti okumak uzun zaman alacak. Bir de Vladimir Kaminer‘in Militärmusik’i onca zamandır, yatağın yanında duruyor. Yine de bu bekleyen kitaplar beni eski Guns n’ Roses gitaristi Slash’ın kitabını pocket versiyonunda satın almaktan geri koymadı.
Çok sıklıkta okuyan bir kitap kurdu değilim. Bu 6 kitabın bitmesi 2 senemi alabilir. Daha Friendfeed kitap paylaşım kanalında gözüme takılan şeyler var. İstediğin kitaba ulaşma ve satınalma konusundaki engeller büyük ölçüde kalktı artık. Joan Sinclair’in japon seks klüplerini anlatan Pink Box adlı fotoğraf kitabını internet üzerinden ısmarlamamla evimde bulmam arasından 12 gün geçmişti. De sade seti 5 günde geldi. 2009 yılı benim için ”artık okuma olayını daha pratik bir hale getirmek lazım” dediğim yıl oldu. Maalesef bu yıl içersinde elime göz koyduğum, alabileceğim bir e book okuyucusu geçmedi. Ancak tüm resmi ve gayri resmi duyumlar 2010 un böyle olmayacağını müjdeliyor. Fiyatı ne olursa olsun muhakkak gözümü koyduğum bir cihazı alacağım.
Amazon Kindle daha eski kıtaya ulaşmadan bana göre retro oldu. Apple tablet ne zaman gelecek belli değil, Crunchpad bir fiyasko ile sonuçlanıp Joo Joo adı altında gereğinden fazla pahalı bir başka cihaza dönüştü. Ancak beni umutlandıran başka haberler var. Hepsinden önce yapılan tahminleri bir toparlayacak olursam, 2010 da bizi bekleyen cihazların 4 kategoride ayrıldığını görüyorum.
1- Kitap Okuyucular
Text okuyup resimleri görmeye yarayacaklar. Tabii ki bunlarda da interaktiflik sözkonusu olacak ama mesela tek elinle gazeteyi okuyup nasıl scrolla yapacaksın? Amazon Kindle yine popülerliğini korur bence. Okumaya odaklı yapısı ve geniş içeriğe ulaşım bunu mümkün kılıyor.
2- Gazete Okuyucular
Şu ana kadar pek görmedik örneklerini. Bence geleneksel medya için içinde bulundukları krizi aşmada yeni bir imkan sunabilir. (Her ne kadar bu krizi aşmalarını dilemesem de). ”Gazeteye 2 yıllık abonelik ile 2 adet reader (okuyucu) bedava” tarzı kampanyalar ile çıkabilirler. Gazetenin alacağı reklam gekonusunda basılı nüshasına göre çok daha etkin olacağı kesin. Gazetede okuyucunun bilhassa öncelikle okuduğu haberlere, yorumlara, makalelere göre kişisel reklam yapmak zor olmasa gerek bu cihaz üzerinden.
3- İnterakrif medya cihazları
Bu konuda birşeyler yazmaktansa sözü İsveçli medya devi Bonnier‘in çıkarmayı planladığı cihazın tanıtım videosuna bakalım. Bonnier tv kanalları, gazete ve dergi yayınları sahibi büyük bir şirket. Türkiye’ye uyarlaması çok kolay olur. LigTV hangi medya devinin kanalı? O devin başka hangi kanalları, dergileri ve günlük gazeteleri var?
Mag+ from Bonnier on Vimeo.
4- Daha bilgisayara benzeyen, enformasyonun her türlüsü ile içli dışlı omamıza yarayacak cihazlar
Burada Microsoft Courier güzel açıklamış nasıl olacağını. Büyük bir ihtimalle Apple Tablet de çıktığı zaman bu kategorinin altında yer alacak. Aynı videodaki gibi, ancak Apple’ın görmeye alışık olduğumuz tüm ürünlerine bağlı olacak, müzik, oyun, sosyal medya ve yukarda saydığım cihazların tüm yapabildiklerini yapacak bir tablet…
Yalnız Apple’dan ve diğer üreticilerden tek isteğim bu cihazı online olmadan da kullanabilme seçeneğini kullanıcıya vermeleri. Bugüne kadar kafamda bu tarz cihazlarda surf ve interaktivitelik değil de sırf ”okuma” işlevine zorluk çıkaracağını düşündüğüm şey, gitgide hayatımızda default halini alan sürekli ”online” olma durumu. Okumak ile bu birlikte gitmiyor.
Sizin daha önce yaptığınız aramalara dayanan, onları baz alarak yeni arama sonuçları veren Google’ın personal search result şu an itibarı ile bir standart olmuş durumda. Bu bana göre 2009 yılında Google’dan gelen en önemli haber. Biraz üzerinde düşünürsek SEO denilen ve arama motorlarında pozisyon almaya yarayan işlerin tümüne etkileri olacak bir yenilik.
Dün diğer blogumda yazdığım Mutaa nikahı adlı yazım, bugün Mutaa nikahı diye aradığımda en üst sırada çıktı karşıma. Tabii bunda o yazıyı yazarken ne kadar SEO kurallarını gözettiğim tartışılır. Genel olarak blog yazılarımı SEO düşünerek yazmıyorum. Öyle olsa anahtar kelimeleri ilk paragrafta kullanmak gerekecek. Oysa konuya hemen giriş yapmayı sevmiyorum çoğu zaman. Bunu önsevişmesiz seks yapmamaya da benzetebiliriz belki. O yüzden Mutaa Nikahı’nda hemen ilk sırayı almak beni şüpheye düşürdü.
Bu büyük bir ihtimalle arasıra google arama motoru üzerinde bazı kelimelerde hangi sıraları aldığımı kontrol etmemle ilgili olmalı. Yani google arama çubuğu üzerinden sık sık kendi bloguma giriyorum. Bu google tarafından kaydediliyor.. Daha sonra ”kremalı ıspanak çorbası” aradığımda ilk sıralarda öbür blogumda bu konuda yazdığım bir blog yazısı karşıma çıkması normal. Eğer böyle bir yazı yazdımsa tabii.
Bu bana arama sonuçlarındaki çeşitliliği ve sürprizleri, yeni fikirleri, siteleri keşfetmemize mani olacağı düşüncesini veriyor. Böyle bir şeyi istemiyorum açıkcası. Hatta belki bundan da önemlisi, Google’ın benim nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadığını bilmesinin bende verdiği rahatsızlık duygusu.
Daha önceleri yalnızca Google hesabınıza giriş yapıp, arama motorundan sonuçlar aldığınızda bu özellik aktive oluyordu. Şimdi ise ister bir google kontonuz olsun, isterse olmasın, google son 180 gün içinde yaptığınız aramaları baz alarak size sonuç getiriyor. Şükür ki, google web history ayarlarınızdan bu özelliği kapatmanız mümkün..
Arama sonuçlarımızın kalitesi ve özel bilgilerimiz dışında, başta da belirttiğim gibi işin bir de SEO kısmı var. Bu etkileri maddeler altında toplayacak olursam:
1- Pek çok şirket kendi sitesinin pozisyonunu olduğundan daha yüksek görecek
Bu SEO denen şeyi zaten site sahiplerine anlatmak pek kolay bir iş değil. Hal böyleyken, X şirketinin bu işlerden sorumlu müdürü şirketinin pozisyonunu kontrol etmek için google’da küçük bir arama yaptığında kendi şirketinin en üst sırada olduğunu görecek. Belki bu yüzden SEO konusunda yapması gerekenlerden, şirket sitesinin eksikliklerinden haberdar olamayacak.
2- Google’da arayabilirsin beni.. Yok, bi dakka, dur…
Belki biraz abartı olacak. Ancak bu sistem uzunca bir süre arama motorlarında sizin kariyerinizi ve porföyünüzü gösterecek olsa da, en kötü olabilecek senaryoyu düşündüğümüzde başka birinin sizin hakkınızda bilgi bulması zorlaşabilir zamanla.
3- ”Title” ve açıklamaları daha iyi optimize etmek
Bu her zaman önemliydi. Ancak şimdi daha da önemli olacak. Google tıklamaları ölçecek ve insanlar nasıl tıklıyora baktıktan sonra onlara kişisel bir arama motoru verecek. Dolayısıyla sitenizin daha fazla tık alması için başlık ve açıklamalar bölümünü daha sıkı bir şekilde elden geçirmek zorunlu olacak. Nasıl yazarım da, daha fazla tık alırımı düşünecek site sahipleri. Bu beni çok korkutuyor. Türk insanının google’da da sidik yarıştıran insan tipi olduğunu bize son yıllarda göstermesi ve ”hile, hurda” nın oldukça meşru sayıldığı bir internet ve SEO branşından arama sonucu kirliliğine yol açacak yöntemler bekliyorum.
4- İçeriğin tamamının optime edilmesi zorunluluğu
Yalnızca yazı değil, video, fotoğraf ögeleri de sıkı bir şekilde optime edilmeli. (Mesela benim hiç yapmadığım bir şey bu)
5- Sıralama ölçen araçların işi zorlaşabilir.
Aranan belirli bir kelimede hangi sıralamada olduğunuzu 3 aşşağı 5 yukarı bilebiliyordunuz. Bu genel bir ortalama baz alınarak hesaplanıyordu. Şimdi arama sonuçları kişiselleştirildiği için bunun objektif bir ölçümü olup olmayacağı şüpheli görünüyor.
6- İçeriği zengin ve sık yenilenen sitelerin sıralaması yükselebilir.
Google büyük bir ihtimalle sık ziyaret edilen sitelere biraz öncelik sağlayacağına göre, siteye gelen kullanıcılardan daha iyi bir şekilde yararlanmak, onları stede uzun süreli tutmak, tekrar geri getirmek gibi faktörler önem kazanacak.
7- Biz SEO yapıyoruz
Diyen şirketler şimdi ne yapacak? Gördüğüm kadarı ile müşterinin konuya kafasının fazla basmamasını branşın ekmek kapısı haline getiren şirketler var. Bunların kendilerini pazarlama yöntemi belirli ücretler karşılığı pozisyon garanti etmek. SEO nun ne olduğunu yeni duyanlara tek bir tavsiyem var. Kim ki size pozisyon garantisi veriyor, o SEO sahtekarıdır. Yine de bu işi insaflı yapıp ilk 10 da yer sözü verip para alanlar vardı. Bakalım bunlar yeni bir yöntem bulabilecek mi?
- PeoplePond Lets Users Access Their Personal Online Identity Profiles Using Their Facebook, Google, OpenID and Yahoo! Accounts
- PeoplePond Implements OpenID for Easier Service Access and Deeper Online Personal Identity Verification
- How to try Google Real-time Search right now
- Denver SEO – Search Engine Optimization at the Top (or Getting to Page 1 on Google), Several Case Studies

Korsanlığın hırsızlık olduğunu lügata yerleştirmek isteyenler aynı zamanda kültür/sanat tüketicilerine adalet sisteminin halihazırdaki kanunlarını referans almalarını, kanunlara saygılı olmalarını hatırlatan kesim. Bunu yaparken adalet sisteminin içinde yer almayan bir yorumu yapmaları ve yerleştirmeye çalışmaları o yüzden ilginç.
Yazdığınız kitabın bir telif hakkı davasını avukatınıza verip, onun davayı ”hırsızlık” kategorisinde sürdürmesini isteseniz, kaybedeceğiniz çok açık. İnsanlarda yanlış bir düşünce var. Adalet sistemi ve kanunlar bize neyin doğru, neyin yanlış olduğunu göstermez. Kanunlar kanun koyucu tarafından vatandaşlara ”adaletli bir dünya” sağlama çabasıyla ortaya çıkmıştır. Ancak kanunların adaleti sağladığı veya etik olan davranışı desteklediği savı tüm tanımının tersyüz edilmesi demek.
Telif hakkı herşeyden önce fiziki eşyalara sahip olma hakkımızın aksine doğal bir hak değil. Telif hakkı tırnak içinde ”özgürlük kısıtılayıcı” bir hak. Amacı yaratıcılığı ve bilginin yayılımını desteklemek, bunları toplumun yararına destekleyecek kuralları belli bir denge içersinde bizlere sunmak (idi). Orjinal ressamından bir yağlıboya tablo aldığında tablo artık senin malın. Evine götürüp, ters çevirip asabilirsin, istersen paralayıp çöpe atarsın. Ya da atölyende karşına alıp yeteneğin ölçüsünde bir kopyasını da yapabilirsin. Kendi becerin elvermiyorsa, elinden gelen profesyonel birine de kopyalattırabilirsin. Bilinenin aksine sık uygulanan bir yöntem bu kolleksiyoncular tarafından. Evin duvarları kopyalar ile doluyken, orjinaller emin bir yerde kilitli. Yapamayacağın tek şey, bu kopyaları para ile satmak. Ayrıca bu kopyaların ”gerçek” olduğunu iddia etmek te sahteciliğe girer. Buraya kadar hırsızlık kategorisine giren birşey yok.
Peki biraz daha bu ”hırsızlık” teması ile oynayalım fantezimizde. Son günlerde gündemde olan Zülfü Livaneli‘nin sitesine gittiğimde bir fotoğrafını görüyorum. Fotoğrafı görür görmez hırsız oluyorum (bazılarına göre) teknik olarak. Çünkü benim bilgisayarım Zülfü’nün sunucusundan o fotoğrafın bir kopyasını istiyor. Resmi görmem ancak bu kopyanın benim bilgisayarıma gelmesi ile mümkün. Bu kopya benim bilgisayarıma geldiği anda ise benim ”malım” oluyor. Fare ile masaüstüme çekip Zülfü Livaneli’ye fotoşopla bir ortodox yahudi saç traşı yapabilirim. Bu fotoğrafı Barış Atasoy‘a mail ile atabilirim. Büyük bir ihtimalle bunların hiçbirini yapmam, çöp kutusuna atarım. Tamamen benim bileceğim iş. Telif hakkı ile sahip olma hakkı arasındaki farkı anlamak önemli. Böylelikle DRM korumalı DVD/CD gibi materyallere para verip aldığımız zaman esasında hakkımızın ne olduğu, aldığımızın ne olduğunu anlamak açısından da önemli. Satın aldığınız yağlıboya tablonun ressamının evinizin duvarlarını, mahzenini, giren çıkanı denetleme mekanizmasını devlete ve mahkemelerine kurdurması, bu hak için lobi yapması kulaklara bilmiyorum nasıl geliyor. Adalet sisteminin yukarıda en başta bahsettiğim doğru ve yanlışı, etiği bizlere gösteren otoriter bir sistem olmadığı, aksine ironik ve çelişkili olduğu bu örnekten de kolayca anlaşılmıştır. Ressamın evinizi gözlemesi, parasını verip aldığınız tabloyu elinizden geri almaya çalışması şu adalet sisteminde dahi kendini hapise yollamaya yeter. Oysa başka bir tarafta….
Deniyor ki, internetin yaygınlaşması artık telif haklarının değiştirilmesini gerektiriyor. Çok da doğru değil esasında. Korsan kopyalama telif hakları tarihi boyunca yasal değildi zaten. İnternetin değiştirdiği temel birşey yok. İnternet yalnızca bariyerleri indirdi, Gutenberg’in matbaasının bir dönem soyunduğu devrimin önderliği rolünü üstlendi. Yalnız Gutenberg’in karşısıına çıkan devlet ve kilisenin bugün başka adlar altında yine bu devrime taş koymaya çalıştığını görüyoruz.
Bugün satın aldığınız bir CD ile aslında modası çoktan geçmiş, yaşamaması gereken oligopol e para döküyoruz. Sanatçının kendisi yerine çok uluslu şirketlerin ve kendilerine ait bürokrasilerinin devam ettiricilerine gidiyor bu paralar. Tekniğin uzun zamandır mümkün kıldığı ”dijital dağıtım” gerçekleştirilebilse hem kültür ve sanat tüketicileri için fiyat büyük oranda inecek, hem de paranın büyük kısmı üretenin cebine girecek. Şu an böyle yürümüyor işler. Kültür tüketicilerinin cebinden çıkan muazzam rakamlar reklama, direktörlerin maaşlarına, bonuslarına, uçaklara, tırlara, dizele ve son olarak da adalet sisteminin kaynaklarını büyük ve çokuluslu şirketlerin çıkarları peşinde koşarken yaptıkları harcamalarına gidiyor. Tüm bu olanları evrimin tarihe gömmeye çalıştığı dinazorları suni teneffüsle yaşamda tutmaya çalışmaya benzetebiliriz. Bu sirkin devam etmesini isteyenler çok, bir sirk seyrettiğinin farkında olmayanlar ise onlardan daha çok.
Esasında tüm konu artistlerin, müzisyenlerin, sanatçıların cebine giren, girecek, gireceği halde kaybolan paralar değil. Konumuz, insanlığın modern kültür mirasının kimin tarafından kontrol edileceği. Eğer bu kontrolün ulusal veya uluslararası medya devleri, çıkar organizasyonları tarafından yapılmas gerektiğini düşünüyorsanız Mü-Yap’ı, Holywood’u, Ifpi’yi, Warner Bros’u ve onların kazanç ve çıkar makinalarına göre kanun yapan adalet sistemini destekliyorsunuz.
Bugüne kadar telif hakları üzerinde yoğunlaştırken ağırlığı müzik ve filmlere verdim, patent üzerine kendi ilgi alanım olmadığı için girmedim. Pozitifpc’den değerli Barış Atasoy’un konuyla ilgili merakını hafifletmek, hem de zaman zaman ele aldığım olası bir kurulacak Korsan Parti’nin arkasında durması gereken ideolojinin açılımını yapmak amacıyla bu yazıyı yazıyorum.
Patent konusunu işlerken hem ”küçük, amatör buluşcu”yu hem yüksek teknoloji üreten şirketleri ele alayım istedim. En son olarak da patent dediğimiz zaman özel bir yeri olan ilaç endüstrisine değineceğim.
Patent dediğimiz zaman aklımıza evinin garajında izole bir şekilde hayatı boyunca üzerine çalıştığı teknolojiyi geliştirmeye, insanlığın yararına kullanıma hazır hale getirmeye çalışan yarı çılgın insanlar geliyor. Genelde üstüne başına dikkat etmeyen, deli profesör tipli, açlıktan nefesi kokan idealist insanlar…
İşin gerçeği şu ki bugün yukarda bahsettiğimiz vatandaşın Avrupa’da bir patent çıkarması durumunda karşılaması gereken masraf 50,000 avro. Üstelik yıllarca süren bir bürokratik işlem dizisini de gerektiriyor. Patent alınınca da iş bitmiş olmuyor. Olası bir patent ihlali durumunda işin mahkemeye gitmesi durumunda ise yüzbinlerce avroluk bir masraf ta onları bekliyor.
Yani bir patenti çıkartmak, patent portfolyosunu elinde tutmak ve savunmak o kadar pahalı ki, yalnızca büyük şirketlerin buna gücü yetmektedir. Yani garajında birgün buluşu ile zengin olmayı bekleyen mucitin çizilen profili gerçeğe pek uymayıp olayın romantize edilmiş halidir. Zaten gerçekte de buluşları yapabilmek için pahalı düzeneklere sahip olmak gerekli. Örneğin aeordinamik konusunda bir buluş yapmak için bir rüzgar tüneline ihtiyaç var.
Peki nasıl olacak? Yani patent sistemi gömülürse aradan çok nadir de olsa çıkacak bu bireysel mucitler nasıl emeklerinin karşılığını alacak. Cevap çok da zor değil… Büyük bir ihtimalle işverenleri olna büyük şirketler bu buluşları onların adına destekleyip patent alarak ürünlerinde kullanarak piyasada benzeri ürünler arasında fark yaratmaya bakacaklar. Şu anda da bu işlerin işleyiş tarzı böyle zaten.
Büyük Şirketler cross-licensing agreements’ a sırtlarını dayıyorlar
Patent savunucuları şirketlerin ürünlerini patentle koruması gerektiğini bu şekilde buluşlarının diğer şirketler tarafından başka ürünlerin üzerinde kullanarak haksız rekabete maruz kalmamaları gerektiğini iddia ediyor. Bunun pek doğru olduğunu düşünmüyorum ben.
Mobil telefon üretimini ele alalım. Burada üreticiler aralarında cross-licensing agreements yapmadan herhangi bir ürünü ortaya çıkarmaları mümkün değil zaten. Bu anlaşma ile üreticiler birbirlerinin patentlerini özgürce kullanma hakkına sahip olurlar. Modern endüstrilerde bir ürün belki de 100 den fazla patenti içerir. Örneğin Nokia 50 adet patente kendi sahipse yeni bir ürünü geliştirmek için belki 50 tane de Ericsson’a ait patente ihtiyaç duyar. Ve belki bir 50 adet de Motorola’ya… Yani işin gerçeği, hiçbir büyük aktör kendi patentini rakibine karşı avantaj sağlayacak şekilde kullanamıyor.
Cross-licensing anlaşması olmadan kimsenin birşey üretmesi mümkün değil. Buna tarihi bir örnek de vermek mümkün. Havacılığın ABD deki emekleme döneminde Wright kardeşler uçak üretebilmek için gerekli birtakım patentleri kendilerinin üzerine almışlardı. Ancak gerekli olan diğer patentlerin sahibi ise başkalarıydı. Bunun sonucu olarak havacılığın önceki yüzyıldaki önemli girişimleri maalesef bürokrasiye takılıp geride kaldı. Bu patentlerin sahipleri mahkemelerde aralarında anlaşmaya varıncaya kadar Fransa uçak üretimi konusunda liderliği eline aldı. Kıtanın öbür tarafında Amerikan patentleri bir engel oluşturmuyordu.
ABD’nin bürokrasiye ve patent kanunlarına teslimiyeti ta I. Dünya savaşına kadar sürdü. O dönem bir uçak endüstrisine ciddi anlamda ihtiyaç duyan ABD’de uçak teknolojisi üzerine tüm patentler millileştirildi.
Büyük şirketler için patentin işleyişi yukarda açıklamya çalıştığım şekli ile oluyor. kendi patentinizi koruyup piyasada bir öncelik kazanacağınız iddia edilse de asıl yapılan patentlerinizi rakiplerinizin kucağına açıkca atmanız. Bu işten asıl çıkar sağlayanlar patent danışmanları ve patent hukukçuları.
PATENT VE İLAÇ ÜRETİMİ
2007 den bir rakam ama… Dünyada 33 milyon HIV mikrobu taşıyan AIDS hastası var. Bunların 22,5 milyonu Afrika’da Sahra’nın güneyinde yaşıyor. Büyük bir ihtimalle kurtarılamayacak bu insanlar. Tabii ki 3. dünyanın pekçok problemi var ve ilaç bunlardan yalnızca biri. ABD ve zengin Batı’nın bu insanlara söylediği şudur;
Evet, biz de biliyoruz… Tüm bu ilaçları üretmeniz mümkün ve bu da birçok vatandaşınızın hayatınızı kurtaracak. Ancak ilaç şirketleri için inanılmaz bir gelir kaybı olurdu bu. Bunu maaleef karşılayamayız.
Tabii bu ahlaki olarak kabul edilemez birşey. Üstelik ekonomik olarak da savunmasını yapmak pek mümkün değil. örneğin Avrupa’da devletin ilaç fiyatlarındaki sübvansiyounu neredeyse % 80. Oysa bu rakamın yalnızca % 15 i bu ilaçların geliştirilmesi için araştırmalarda kullanılıyor. Devletin bu giderini hem indirmek, hem de ilaç geliştirimi için yapılan araştırmalara daha fazla para ayırmak mümkün.
The European Federation of Pharmaceutical Industries and Associations’un raporunda da görüleceği gibi şu anda da zaten devlettir ilaç endüstrisinin araştırmalarını ve geliştirmelerini finanse eden. Bunu ilaçlara yüksek ödemeler yaparak mümkün kılıyorlar.
Oysa devletler işbirliği yaparak araştırmaları direk finanse etseler, daha sonra bu araştırma sonuçlarını tamamen serbest bıraksalar, daha sonra da bu araştıma sonuçlarını kullanarak ilaçları üreten şirketlerden rekabete açık bir piyasada ilaçları satın alsalar hem fiyatlar aşşağıda tutulur, hem de araştırma ve geliştirmeye daha fazla kaynak ayrılması mümkün olurdu.
Bu düşünce havadan alınma bir düşünce değildir. Ekonomist Dean Baker (Center for Economic and Policy Research) alternatif bir ilaç patenti için 4 öneri getirdi. Bu onlardan biridir.

Son Yorumlar