Mar 062010

İsveç Tarih Müzesi – Historiska Museet –  barındırdığı 63,500 civarı eserin fotoğraflarını ve scan’lanmış 264,000 kadar katalog kartını creative commmons lisansı ile halka açıyor.

Müzenin blogundan duyurulan bu haber ile kullanıcılara müze eserlerinin fotoğraflarını ve katalog kartlarını, araştırmalarda, derslerde, bloglarda ve diğer internet sitelerinde  ticari amaçla olmamak şartı ile istedikleri gibi kullanabileceklerini bildirmişler.

Müze yönetimi kendisi bu lisansı kullanırken de lisansın hem kısa ve öz bir tanıtımını yapıyor hem de insanları bu lisansı kullanmaları için teşvik ediyor.

Creative Commons, ücretsiz bir lisans modeli olup, herkes tarafından internette dijital materyal yayınlarken kullanılabilir. Temel prensibi, eser sahibinin ürettiği fotoğraf, ses, video vs. materyalleri, bu lisans sistemini uygulayarak diğer kullanıcıların kullanma ve paylaşma şartlarını açıklayıcı bilgi vermesi.

Bu lisansın anlamı, eser sahibinin haklarından vazgeçmesi değil. Aslında, ”ben bu eserimi, şu şartlar altında paylaşıyorum’‘ diye açıklasak daha yerinde olur belki. Eser sahibi tüm haklarını kendi elinde tutmak yerine (©) bu haklarından bazılarını saklı tutup, diğerlerinden feragat ediyor (cc). hangi haklar ne şartlar altında saklı tutuluyor, bu da açıkca şu şekilde ifade ediliyor. BunlarLazım adlı siteden bazı alıntılar yapıyorum, konuyu bir yerde toplayabilmek için. Daha detaylı bilgi için sitenin kendisine gidebilirsiniz.

CC lisanslarını kullanmaya karar veren eser sahibi iki soruya cevap vermek durumundadır:

1) Eser sahibi eserin ticari kullanımına izin verecek midir?
2) Eser sahibi eserin işlenmesine[4], yani eserden faydalanılarak başka eserler oluşturulmasına izin verecek midir?

CC bu soruya üç şekilde çözüm getirmektedir:

a) İşleme tamamen yasaklanabilir.
b) Eser sahibi işlemenin yapılmasına, reprodüksiyonuna, dağıtılmasına, gösterimine ve icrasına izin verebilir.
c) Eser sahibi “b” seçeneğindeki işlemeye, işleme sonucu ortaya çıkan eserin de “aynen paylaşım”[5] koşullu yayımlanması şartıyla izin verebilir. Bunun anlamı, işleme sonucu ortaya çıkacak eserin de başkalarınca CC “aynen paylaşım” koşullu lisans kuralları çerçevesinde kullanılabilmesidir. Bu kural, sonraki diğer işlemeler için de zincirleme şekilde devam edecektir.

Jan 292010

A photograph is a moral decision taken in one eighth of a second, or one sixteenth, or one one-hundred-and-twenty-eighth. Snap your fingers; a snapshot’s faster.

Salman Rüşdü

An ölümsüzleşiyor. Belki de fotoğraf aslından daha gerçek oluyor. Ne kadar fotoğraf var dünyada? Bunların bazıları çok ünlü. Hepimiz gördük, ama hiç dikkatle bakmadık.

Bunlar arasında belki de Oscar Wilde Nr 18 var.

Halılar ve ayı postu ile yükseltilmiş bir koltukta oturuyor Oscar. Dize kadar pantolonu, üstü süslü ayakkabıları var. Sağ elinde bir kitap tutuyor. Sol eli ise başına destek olmuş.

Bu fotoğraf o zamanın en meşhur fotoğrafçısı Kanadalı Napoleon Sarony tarafından çekildi.

Sarony 1867 yılında New York’da kurduğu stüdyosunda, hayatını ünlülerin fotoğraflarını çekerek kazandı. Bu iş için fotoğrafını çekeceği kişilere belli bir para ödüyor, onların iznini alıyor ve sonrasında bu fotoğrafları çoğaltarak satıyordu.

Birgün Burrow Giles Lithographic Co. adlı şirket Nr 18 adlı fotoğrafı Sarony’den izinsiz olarak kullandı. Sarony bunun üzerine çareyi mahkemeye gitmekte buldu. İşte bu mahkeme ve aldığı karar, fotoğrafçılığın bir sanat olup olmadığının ve buna bağlı olarak telif hakkı ile korunup korunmaması gerektiği sorusunun cevabını vermede temel dayanak noktalarından biri oldu.

Mahkeme kararı, fotoğrafların da copyright ile korunması yönünde oldu. Bu kararı verirken 1802 de çıkan bir kanunu yorumladılar. Kanunun çıktığı dönemde henüz fotoğraf tekniği bulunmadığı için ancak yorumlayarak bu sonuca ulaşabilmişlerdi.

Mahkemenin yorumuna derinlemesine bakacak olursak; reprodüksüyonun meydana getirilmesinde mekanik bir işlem mi sözkonusu, yoksa insani elementlerin mi rol oynadığına bakılmıştı.

Özellikle NR 18 deki Oscar Wilde’ın ellerinin aldığı pozisyon, ışıklandırma ve yüzhatları ile fotoğrafı çeken kişi tamamen kendi hayal gücünden, yaratıcılığından birşeyler katarak fotoğrafın ortaya çıkmasında başrol oynamıştı.

Bu aslında bizlere teknolojinin ve değişen şartlarla kanunların yorumlanması arasındaki senkronsuzluğu göstermede iyi bir örnek.

Hergün belli bir zamanımı internette fotoğraflara bakarak değerlendiriyorum. Hafif, pratik, zoomlu, objektifli, ucuz, pahalı, çoğunluğu dijital teknikle işleyen kameralar ve sahipleri tarafından meydan getirilen kompozisyonlar, anlık enstantaneler…

Mahkemenin Nr 18 için verdiği bu karar bana hangi fotoğrafın sanat, hangisinin yalnızca fotoğraf olduğu konusunda yardımcı olmuyor ama.

Bunu anlamak için Flickr’da rastgele bir gezinti yapmak yeterli.

Tekniğin bu derece gelişmesi, sanki profesyoneller ile amatörler arasındaki mesafeyle alay eder gibi. Eskinin profesyonel/amatör ayrımcılığının düzeni tehdit altında. Bu eski sistemi kaldırmadıkça daha çok kafamız ağrıyacağa benzer.

Dec 102009

Aşşağı yukarı tüm Rusça kitaplar internetten paylaşıma veya satışa açık, yazarın izni olsun ya da olmasın.

Sovyet döneminde kitaplar yasadışı olarak daktilo ya da karbon kağıdı ile kopya ediliyordu. Anti Sovyet yayınları kanunsuz olarak yaymak yüzünden çalışma kamplarına mahkum edilen çok insan oldu. Ancak bu bile samizdat denilen, gönüllülerin beğendikleri, yayılmasını istedikleri kendilerine veya başkalarına ait eserleri paylaşıma açması, dağıtması olarak açıklayabileceğim fenomenin insanlar arasında yer tutmasına engel olamadı.

Sovyetler Birliği tarihin sayfalarına karışırken, Samizdat eskisinden daha yaygın ve güçlü olarak Rus halkının günlük hayatındaki yerini almış görünüyor. Sovyet döneminin tüm önemli literatürünün ”özel” kişiler tarafından kurulan internetteki elektronik kütüphanelerde olduğunu görüyoruz.

Sergej Parchamenko orta büyüklükteki pekçok yayınevinde çalıştıktan sonra şu an Vokrug adlı, gezi el kitapları basan bir yayınevinde baş redaktör olarak görev yapıyor. Şöyle diyor Dergej;

Hayatım boyunca yayınladığım tüm kitapları internette bulmak mümkün zannedersem. Birinin yeni çıkan bir kitabı kopyalayıp internete koyması çok zaman almıyor. Yalnızca bir iki defa çıkan kitapların internete ışık hızı ile düştüğü durumlarda bizim satışlarımızı etkileyebileceğini düşündüm. Bu endişemi kitabın elektronik kopyasını internette ulaşıma açan siteye bildirdiğimde de kitabı kaldırdılar.

Yayınevlerinin bu tip durumlarda adalet sistemine yönlenmesi nadir görülen bir davranış biçimi. Hem sisteme olan güvensizlik, hem de bu tarz elektronik ”özel” kütüphanelerin (gelin şuna korsan kitabevleri diyelim) genelde yurtdışındaki sunucularda bulunması kanuni bir yola başvurmaktan vazgeçiriyor yayıncıları ve yazarları.

Bu sebeple yayınevleri genelde anlaşma yoluna gidiyor internetteki korsan kitabevleri ile. Zaman zaman anlaşılamayıp, işin savaşa dönüştüğü de olmuyor değil. Sunucusu Ekvador’da bulunan Lib.Rus.Ec adlı korsan kütüphane uzun zaman Dos Attack saldırısına maruz kaldı. Forumlardaki tartışmalara bakılırsa bu saldırıların arkasında Rusya’nın en büyük yayıncısı var.

Bunun dışında yazarlar açısından durum aşşağı yukarı dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi. Yani bir kısım yazar tüm gücü ile bu Korsan’a karşı tavır alırken, bir kısım da internetteki bu ulaşılabilir olmanın sonucunda daha çok legal, basılı kopya satacağını hesaplıyor.

Tabii bu durumdan hiç şüphesiz kazançlı çıkan bir başka aktör var. Şu anda Türkiye’deki forum ve sosyal platformlarda da hakkında çokca konuşulan, merakla beklenen ebook reader dediğimiz elektronik kitap okuyucu dediğimiz araçlar.. Rusya ve Ukrayna pazarları şu anda, halihazırda bu korsan kütüphanelerin kullandığı e kitap dosya formatlarını destekleyen cihazlarla dolmuş durumda. Biz Türkiye’de, İsveç’te bu cihazları beklerken Moskova metrosunda genç insanların elinde ebook reader ları görmek çok şaşılası bir görüntü değil.

E kitapların bir anda böyle bir piyasaya sahip oluşu yayıncıları da bu piyasaya uygun iş modelleri geliştirmeye itiyor. Şu an pekçok yayıncı kitapların elektronik versiyonlarını da hızlı bir şekilde piyasaya sürüyor. Bu versiyonlar genelde izinsiz kopyalamaya açık versiyonlar halinde, kilit takılmamış versiyonlar. E kitapların ortalama fiyatları da, geleneksel kitapların % 10 u civarında. Fiyatın bu seviyede olmasında hiç kuşkusuz korsan e kitapların piyasadaki varlığı da rol oynuyor.

Ancak görünen bir başka trend ise bu korsan sitelerin yavaş yavaş direk olarak yazarlar ile anlaşma yaparak, onlara reklam gelirlerinden yüzde ödemeleri.
Gidilen bu yol, doğru yol diyor Sergej Parchomenko

Bugüne kadar devletin telif hakkı yasalarından veya kurumlarından hiçbir fayda sağlamadım. Bunu biz yayıncılar, yazarlar kendi aramızda halletmeliyiz.

E kitap piyasasının internet korsanları tarafında ele geçirilmiş olması pekçok kişi için bir felaket senaryosu, bazıları için ise madalyonun bir de öteki yüzü var. Durumu daha iyi anlamak için rakamlarla örnek verelim.

Stephanie Meyers’in 2008 yılında çıkan kitabı Breaking Down kağıda basım haliyle İsveç’in en büyük internet kitabevinden sipariş edildiğinde 3 gün içersinde posta kutunuzdan size atılıyor. Fiyatı 168 kron. Şu an itibarı ile elektronik kitap versiyonunu bulmak mümkün değil İsveç içinde. Eğer e kitap için Amazon’a bakarsanız 11 dolar, yani 78 krona bu kitabı eğer varsa Amazon Kindle da okumak üzere, İngilizcesini indirebilirsiniz.

Aynı kitabın Rusca olanını, kağıda basılmış hali ile Rus internet kitabevi Ozon.ru üzerinde 66 kron karşılığında satın almak mümkün. E book versiyonu ise Litres.ru üzerinden 16 krona alınabiliyor. Hem de 15 değişik dosya formatında.

Önemli Rus kitap siteleri.

Lib.ru
: Oldukça büyük bir kütüphane diyebiliriz. Rus ve Sovyet klasikleri barındırıyor. Yayınevleri ve yazarlar ile işbirliği yapıyor.
Litres.ru : Yasal olarak satış yapıyor. Çok sayıda internet kütüphanesi ile işbirliği var.
Lib.rus.ec : Ekvador’dan satış yapan bir korsan site. İş modelini yasal hale getirmek için çalışmaları var.

Bu yazımı İsveç’in SydSvenskan adlı gazetesinin kültür ekindeki bir yazıdan alıntı yaparak hazırladım.

Nov 102009

İspanya kültür bakanı Angeles González-Sinde cuma günü İspanyol Tv sinde yaptığı açıklamada Fransızların HADOPI’sine benzer ”three strikes” kanunu benzeri bir kanunun İspanya için gündemde olmadığını ve hükümetin internet kullanıcılarını cezalandırmak gibi bir niyeti olmadığını açıkca ifade etti. Ancak bakan telif hakları ile korunan eserleri internette ticari amaçla paylaşıma açanların üzerine de şiddetle gidileceğini vurguladı.

AB üyesi ülkelerde sesini yükseltmeye başlayan Korsan Parti hareketlerinin ortak prensiplerine ters düşmeyen bir kültür bakanına üye ülkelerin en azından yarısında ihtiyacımız var. Girmeyi düşündüğümüz AB nin biz daha girmeden bize benzemesi bu ülkede değişmesi gereken şeylerin farkında olan insanlar için büyük hayal kırıklığı yaratır. ABD’nin her düdük sesinden sonra ne kadar yükseğe sıçrayacağını soran eski kıta Avrupa’nın böylesine onurlu politikacılara ihtiyacı var. İspanya’nın bu tavrı, yanıbaşındaki komşusunun Fransa olması sebebiyle daha da anlamlı. Bunu Amerikalılar da çok iyi biliyor. Zira İspanyol mahkemeleri daha önceleri defalarca P2P üzerinden dosya paylaşımının illegal olmadığı yönünde kararlar aldılar.

Hükümet bu şarkıyı söylerken İspanya internet hizmet sağlayıcılarının branş örgütü Redtel‘in sözcüsü Miguel Canalejo‘nun ise ayrı telden çalmadığını izlemek zor deği. Canalejo tüm bu kavgaların sebebinni çağa, teknolojiye uygun iş modelleri yaratamamış olan kültür & sanat, eğlence sektörü kartellerinin üzerine yıkıyor. Zavallı artistin, yazarın nasıl para kazanacağını düşünenler için yeni bir haber olabilir, bazı kesimler ise en başından beri işaret ediyor; internet kullanıcıları bu krizin sorumlusu olan taraf değil !!!

İlginçtir ki bugün telif haklarını ve internette dosya paylaşımını siyasi arenasına taşımış tüm gelişmiş ülkeler ekonomik sistem olarak ”piyasa ekonomisini” benimsemiş olanlar. Yani özel şirketlerin adil bir rekabet ortamında ürünlerini piyasaya sürerken, üretim ve dağıtımın getirdiği ekonomik külfetleri, bunların değişen teknolojiye bağlı olarak  yarattığı maliyet düşüşlerini de gözönüne alarak ürünlerin kalite ve fiyat enstrümanlarını kullanarak birbiriyle rekabet halinde olmasını gerektiriyor. Ekonomiden sokaktaki bir vatandaştan daha fazla anlamasam da bu kadarını formule etmeyi başarabildim. Peki öyleyse büyük şirketler neden çağın dışında kalıp bu oyunu beremeyince mızıkçılık yapan şımarık çocuklar gibi devlet babalarına koşup onlardan diğer çocuğu, yani internet kullanıcılarını tokatlamalasını istiyor?

Sep 112009

Korsanlığın hırsızlık olduğunu lügata yerleştirmek isteyenler aynı zamanda kültür/sanat tüketicilerine adalet sisteminin halihazırdaki kanunlarını referans almalarını, kanunlara saygılı olmalarını hatırlatan kesim. Bunu yaparken  adalet sisteminin içinde yer almayan bir yorumu yapmaları ve yerleştirmeye çalışmaları o yüzden ilginç.

Yazdığınız kitabın bir telif hakkı davasını avukatınıza verip, onun davayı ”hırsızlık” kategorisinde sürdürmesini isteseniz, kaybedeceğiniz çok açık. İnsanlarda yanlış bir düşünce var. Adalet sistemi ve kanunlar bize neyin doğru, neyin yanlış olduğunu göstermez. Kanunlar kanun koyucu tarafından vatandaşlara ”adaletli bir dünya” sağlama çabasıyla ortaya çıkmıştır. Ancak kanunların adaleti sağladığı veya etik olan davranışı desteklediği savı tüm tanımının tersyüz edilmesi demek.

Telif hakkı herşeyden önce fiziki eşyalara sahip olma hakkımızın aksine doğal bir hak değil. Telif hakkı tırnak içinde ”özgürlük kısıtılayıcı” bir hak. Amacı yaratıcılığı ve bilginin yayılımını desteklemek, bunları toplumun yararına destekleyecek kuralları belli bir denge içersinde bizlere sunmak (idi). Orjinal ressamından bir yağlıboya tablo aldığında tablo artık senin malın. Evine götürüp, ters çevirip asabilirsin, istersen paralayıp çöpe atarsın. Ya da atölyende karşına alıp yeteneğin ölçüsünde bir kopyasını da yapabilirsin. Kendi becerin elvermiyorsa, elinden gelen profesyonel birine de kopyalattırabilirsin. Bilinenin aksine sık uygulanan bir yöntem bu kolleksiyoncular tarafından. Evin duvarları kopyalar ile doluyken, orjinaller emin bir yerde kilitli. Yapamayacağın tek şey, bu kopyaları para ile satmak. Ayrıca bu kopyaların ”gerçek” olduğunu iddia etmek te sahteciliğe girer. Buraya kadar hırsızlık  kategorisine giren birşey yok.

Peki biraz daha bu ”hırsızlık” teması ile oynayalım fantezimizde. Son günlerde gündemde olan Zülfü Livaneli‘nin sitesine gittiğimde bir fotoğrafını görüyorum. Fotoğrafı görür görmez hırsız oluyorum (bazılarına göre) teknik olarak. Çünkü benim bilgisayarım Zülfü’nün sunucusundan o fotoğrafın bir kopyasını istiyor. Resmi görmem ancak bu kopyanın benim bilgisayarıma gelmesi ile mümkün. Bu kopya benim bilgisayarıma geldiği anda ise benim ”malım” oluyor. Fare ile masaüstüme çekip Zülfü Livaneli’ye fotoşopla bir ortodox yahudi saç traşı yapabilirim. Bu fotoğrafı Barış Atasoy‘a mail ile atabilirim. Büyük bir ihtimalle bunların hiçbirini yapmam, çöp kutusuna atarım. Tamamen benim bileceğim iş. Telif hakkı ile sahip olma hakkı arasındaki farkı anlamak önemli. Böylelikle DRM korumalı DVD/CD gibi materyallere para verip aldığımız zaman esasında hakkımızın ne olduğu, aldığımızın ne olduğunu anlamak açısından da önemli. Satın aldığınız yağlıboya tablonun ressamının evinizin duvarlarını, mahzenini, giren çıkanı denetleme mekanizmasını devlete ve mahkemelerine kurdurması, bu hak için lobi yapması kulaklara bilmiyorum nasıl geliyor. Adalet sisteminin yukarıda en başta bahsettiğim doğru ve yanlışı, etiği bizlere gösteren otoriter bir sistem olmadığı, aksine ironik ve çelişkili olduğu bu örnekten de kolayca anlaşılmıştır. Ressamın evinizi gözlemesi, parasını verip aldığınız tabloyu elinizden geri almaya çalışması şu adalet sisteminde dahi kendini hapise yollamaya yeter. Oysa başka bir tarafta….

Deniyor ki, internetin yaygınlaşması artık telif haklarının değiştirilmesini gerektiriyor. Çok da doğru değil esasında. Korsan kopyalama telif hakları tarihi boyunca yasal değildi zaten. İnternetin değiştirdiği temel birşey yok. İnternet yalnızca bariyerleri indirdi, Gutenberg’in matbaasının bir dönem soyunduğu devrimin önderliği rolünü üstlendi. Yalnız Gutenberg’in karşısıına çıkan devlet ve kilisenin bugün başka adlar altında yine bu devrime taş koymaya çalıştığını görüyoruz.

Bugün satın aldığınız bir CD ile aslında modası çoktan geçmiş, yaşamaması gereken oligopol e para döküyoruz. Sanatçının kendisi yerine çok uluslu şirketlerin ve kendilerine ait bürokrasilerinin devam ettiricilerine gidiyor bu paralar. Tekniğin uzun zamandır mümkün kıldığı ”dijital dağıtım” gerçekleştirilebilse hem kültür ve sanat tüketicileri için fiyat büyük oranda inecek, hem de paranın büyük kısmı üretenin cebine girecek. Şu an böyle yürümüyor işler. Kültür tüketicilerinin cebinden çıkan muazzam rakamlar reklama, direktörlerin maaşlarına, bonuslarına, uçaklara, tırlara, dizele ve son olarak da adalet sisteminin kaynaklarını büyük ve çokuluslu şirketlerin çıkarları peşinde koşarken yaptıkları harcamalarına gidiyor. Tüm bu olanları evrimin tarihe gömmeye çalıştığı dinazorları suni teneffüsle yaşamda tutmaya çalışmaya benzetebiliriz. Bu sirkin devam etmesini isteyenler çok, bir sirk seyrettiğinin farkında olmayanlar ise onlardan daha çok.

Esasında tüm konu artistlerin, müzisyenlerin, sanatçıların cebine giren, girecek, gireceği halde kaybolan paralar değil. Konumuz, insanlığın modern kültür mirasının kimin tarafından kontrol edileceği. Eğer bu kontrolün ulusal veya uluslararası medya devleri, çıkar organizasyonları tarafından yapılmas gerektiğini düşünüyorsanız Mü-Yap’ı, Holywood’u, Ifpi’yi, Warner Bros’u ve onların kazanç ve çıkar makinalarına göre kanun yapan adalet sistemini destekliyorsunuz.

Jun 302009

Haber bugün bomba etkisi yarattı. The Pirate Bay 7.8 milyon dolara İsveç’in borsaya kayıtlı şirketlerinden Global Gaming Factory‘e satıldı. İşin ilk bakışta en eğlenceli yanı, artık benim de gidip TPB ye ait bir hisse senedi alma şansımın olması. Ama yapar mıyım bilmiyorum?

Filesharing para kazandıracak mı?

Açıkcası ben TPB nin para kazanabilecek bir seviyeye kolay kolay gelebileceğini zannetmiyorum. TPB basın sözcüsü Peter Sunde organizasyonun 30 milyon kron (yaklaşık 6 milyon YTL) borcu olduğunu söylüyor. Ve görevi hisse senedi sahiplerine para kazandırmak olan bir yönetim kurulu gidip TPB yi satın alıyor. Bir şekilde siteyi ücretli kullanıma dönüştürmekten başka çare yok. Kullanmayı düşündükleri sistem zannedersem bir başka İsveç sitesi Ameibo‘nun benzeri. O da bittorent tekniği kullanıyor. Ayrıca bir piramit kazanç sistemi kurulmuş, download yapan ödeme yapıyor, upload yapan para kazanıyor.

Evet, pek de o kadar kötü bir fikir gibi değil belki de. Ameibo’nun kataloğu o kadar iştah kabartıcı değil. Buna rağmen hala ayaktalar. Benim anladığım böyle bir sistem kurulacak. Tüm gün bunu düşünüp durdum. Az önce haberlerde Global Gaming Factory’den bir yetkili konuştu. Operatörlerle ve telif hakkı sahipleriyle anlaşmalar imzalayacaklarından bahsetti. Yani telif hakkı sahipleri para kazanabilecek. Ancak bu teoride böyle. Ne bir operatörle, ne de bir telif hakkı sahibiyle imzalanmış bir imza var ortada henüz. Ve gidip 7,8 milyon dolara TPB yi alıyorsunuz..

İnternetin değişmeyen kurallarından biri de kullanıcının olduğu yerde paranın da olduğu. Bu yüzden TPB bir değere sahip tabii. Ama bu değişimi kullanıcının nasıl karşılayacağı da önemli. Çünkü bu kullanıcı grubunun çok hareketli olduğu biliniyor. Hoşlarına gitmeyen en ufak bir gelişmede TPB yi terkedeceklerdir.

Bir başka kafamı kurcalayan konu GGF yönetim kurulunda telif hakları lobisinden ağır isimlerin bulunması. GGF nin direktrü Lars Johan Sellström Dimest adlı şirketin de yönetim kurulunda. Dimest ünlü ABBA nın haklarını elinde bulunduran şirket. Dimest’in yönetim kurulunda ise Hans Desmond (Warner Chapell’in eski genel direktörü) ve Sanji Tandan (Warner Music genel direktörü) oturuyor.

Bu bilgilerden yola çıkarak telif hakları lobisinin TPB yi satın alarak sesini kesmek istediği ihtimalini de düşünmeliyiz. Bu büyük endüstride 7.8 milyon doların o zaman değeri yok çok fazla.

Peki kullanıcı kalacak mı?

Bu haber söylenti olarka çıktığı andan itibaren medya nabzı tutmaya başladı. Kullanıcı şu an hayal kırıklığına uğramışa benziyor. TPB basın sözcüsü Peter Sunde’yi tv de izledim az önce. Bunun TPB için atılması gerekli bir adım olduğunu söyledi. Çok yıprandıklarını, TPB yi daha da geliştirecek gücü kendilerinde görmediklerini söyledi. GGF nin bunu denemek istemesini olumlu bulduğunu da belirtti. Fakat o da eklemeyi ihmal etmedi. Tüm bu alışverişin hayırlı bir sonuca vesile olması için kullanıcının TPB de kalması gerekiyor.

Kanımca GGF bahsettiği anlaşmaları imzalatabilirse okyanusun öbür tarafındaki devlere, TPB cidden iyi bir hizmet sunabilir. Aksi takdirde ölüme mahkum.

Önemli bir ayrıntı… Satıştan gelecek para internat aktivist bir fona gidecek. Bu fon, para ve hapis cezasına mahkum edilen TPB grubunun kontrolünde değil.

Son olarak madde madde toparlayalım.

Büyük, hızlı ve legal bir hizmet telif hakkıyla korunan eserlerin paylaşımında kullanılacak
İsim olarak ThePirateBay belirli bir kullanıcıyı çekecektir. Şu anki kullanıcıların yarısı kalsa yine büyük rakam. Ayrıca işin içine para girmesi sistemi hızlandıracaktır. daha çok kişi paylaşımda bulunmak isteyecek bu da siteden download yapılma işlemini daha hızlı kılacak.
TPB nin eski formatında en azından bir hizmet daha ortaya çıkacak
Torrent kullanıcıları çok çabuk platform değiştiren kullanıcılar olarak bilinir. Eğer TPB yeni sahipleri torrentleri tracker den temzilerlers bu kullanıcı muhakkak adres değiştirecek. 
Bu satış dosya paylaşımının azalmasına sebep olmaz

Bir görüşte TPB nin miyadının dolmaya yaklaşmasıydı. Yeni aktörler her zaman çıkacaktır. Ama en önemlisi Holywood ve müzik endüstrisinin olayı idrak edip yeni buluşlarla tüketicinin önüne çıkması
İnternet aktivist fonuna girecek para
Bugün internet aktivizmi adına çok şey gönüllülerle yapılıyor. Fona girecek para hareketi yeni platformlarda daha güçlü bir şekilde endüstrinin karşısına çıkaracak. Bant genişliğine ve yeni sunuculara harcanacak paralarla özgür internet için faydalı şeyler yapılcak mutlaka.

May 282009

FeedMy Torrents, RSS ve Bittorrent tekniklerini birleştiren, popüler tv programlarını bilgisayara indirmeye yarayan bir programdı. Müzik endüstrisinin kanuni yollara başvurma tehditleri karşısında hizmeti kapamak zorunda kalan FMT daha sonra İspanyol bir kullanıcısının insiyatifi ile başka bir şekilde ortaya çıkıyor karşımıza.

ShowRSS‘in sitesinde kendinize hesap açtıktan sonra istediğiniz programları RSS ile takibe alıyorsunuz. Daha sonra RSS tekniği ile uyumlu çalışan herhangi bir Bittorrent programınnda da gerekli ayarlamaları yaptıktan sonra ilgilendiğiniz programların torrentleri hazır olduğunda otomatik olarak indirebiliyorsunuz.

İnternetin gücüne ve yaratıcılığına başka bir örnek bu. Ne zaman ki yasak ve zorlamayla birtakım siteler, hizmetler erişime engelleniyor, o zaman yerine yeni alternatifler türemekte gecikmiyor.

May 012009

Yolunuz arkadaşlarınızla beraber İsveç’e düşüp de 6 kişi 13 yaşında bir kıza 1 hafta boyunca tecavüz ederseniz, bilin ki İsveç adalet sistemi size vereceği hapis cezasının yanında kızın psikolojik olarak aldığı hasar sebebiyle kendisine 500 bin kron tazminat cezası ödemenize karar verir. Bunu daha geçenlerde gazeteye yansıyan bir mahkeme kararına dayandırarak söylüyorum.

Haa yok, o değil biz 4 kafadar dünya üzerinde üniversitelerin, araştırmacıların birbiriyle dosya paylaşımı için kullandıkları bittorent tekniğini kullanarak çoğu zaman para verip almayacağınız bilgisayar programlarını, müzik albümlerini ve filmleri paylaşmanıza yarayacak bir platform kurduk diyorsanız çok, ama çok daha dikkatli olmanız lazım.

Hele de mahkeme delilleriyle sizin bu sistem üzerinden 20 şarkı, 9 film, 4 PC oyununun paylaşımına imkan verdiğinizi kanıtlamayagörsün. Ayağınızı denk alın, bunun cezası çok ağır. Birer yıl yiyeceğiniz hapis cezasının yanında 30 milyon kron da medya branşına tazminat ödemeye mahkum olursunuz. Oysa ki bu parayla 60 kızın ırzına rahatlıkla geçebilirdiniz.

Dün öğleden önce 11.00 de açıklandı The Pirate Bay’in kurucularına karşı dava sonucu. Esasında biraz yanlış bu söylem. Kurucu diye birşey yok ortada. Biri basın sözcüsü, iki çocuk var teknik işlerle ilgileniyorlar, bir de eski telekom şirket sahibi olan bir adam var. Bunlara server veriyor, biraz da ekonomik yardım yapıyor. Bu dördü işte… Yoksa Pirate Bay da bulunan pekçok copyright’ı olmayan metaryalin yanısıra copyright lı olanları da oraya koyan sen, ben, başkaları… Okkanın altına bu dördü gidiverdi… İnsanın özür dileyesi geliyor.

Gavur’u doğululardan ayıran özelliklerin başlıcaları, analitik zeka, organize olabilmek, duyguları bir kenara bırakıp, gerçekçi çözümler arayabilmek. Başa bir felaket geldiği zaman ölmüş liderlerinin mozolelerini bayraklarla, göğüste karanfillerle ziyaret etmektense problemi ortadan kaldıracak çözümleri demokratik platformlarda aramak. Hoş isteseler de zaten ne mozole, ne de öyle lider var memleketlerinde.

Haziranın 7 sinde Avrupa parlamentosuna girmek için seçime gidecek politik partiler içersinde Piratpartiet de var. Üye sayısı TPB davasından önce 10 bin civarında.

Cuma saat 10.55 (mahkeme kararı açıklanmadan hemen önce) PP üye sayısı 14,711
Cuma saat 22.55 üye sayısı 19,451 karar açıklandıktan sonraki 12 saat içerisinde yaklaşık 5,000 üye. Partinin web sunucusu uzun süre yoğun trafikten dolayı devre dışı kalmasına rağmen…
Cumartesi saat 21.13 şu an postayı yazarken üye sayısı 22,621

Bu sonuçlarla şu anda ülkenin en fazla kayıtlı üyesi olan 1.partisi. Gençlik kolu ise çoktandır 1. sırada. Bu üye sayılarını değerlendirirken İsveç nüfusun Türkiye’nin % 12 si civarında olduğunu unutmayın. Yani isterseniz sayıları 8 ile çarpabilirsiniz.

İsveç blogosferinde geziniyorum, gördüğüm kadarıyla kapitalist entrepenörlerden aşırı solcu, filistin şallı tiplere kadar eli kalem tutan, interneti anlamış, felsefesini kavramış insanlar normal siyasi görüşleri ne olursa olsun Piratpartiet e oylarını verecek. Bu oylar büyük bir ihtimalle partiyi Avrupa parlamentosuna sokacaktır.

Aranızda ”aman bana ne canım, ben nasıl olsa hiçbirşey indirmiyorum internetten” diyenler de az değildir. Bu yazdığım yazıyı sıkıcı bulanlar da muhakkak vardır. Şunu özellikle belirtmem lazım; olaya kesinlikle internetten bedava müzik, program ve film indirmek olarak bakmayın.

Bakın davacı Holywood’un köpeği antipirat bürosunun başındaki adamın mahkeme sonucunun şerefine söylediği sözler herşeyi çok net açıklıyor. Henrik Pontén diyor ki ” bugün kadar hep teknik, bant genişliği ve bunun getirdiği imkanlar konuşuldu. Bu karar artık internet kablolarında hangi bilginin, kültürün dolaşacağına kimin karar vereceğinin altını çizmek açısından önemli”.

Yani medya devlerinin ürettiği film, müzik, gazete, dergileri siz ve ben sesimizi çıkarmadan tüketeceğiz. İçeriği onlar seçecek, internette neyin olup, neyin olmayacağına onlar karar verecek. Sizle ben ekrana bakacağız yalnız.

Ne var ki, bu mahkeme yalnızca ilk round du. Hatırlayın, Napster’a karşı açtığı davayı da kazanmıştı müzik endüstrisi. Ogünden bugüne gelinen noktaya hepiniz şahitsiniz. Bir davayı daha kazanmaya götlerinin yemesi cidden cahilin cesareti olarak adlandırılmalı.

17 dakikalık aşşağıdaki videoda belgeleri ile Holywood lobicilerinin baskısı sonucu ABD nin İsveç’in kulağını çekmesi, The Pirate Bay problemine çözüm bulunmazsa ticari yaptırımlar uygulayacağını belirtmesi var. Yani davanın başlangıç sebebi tüm ayrıntıları ile orada. İngilizce olmayan bölümleri altyazı ile takip etmek mümkün.

Bir de şu bağlantıya göz atın

http://www.piratpartiet.se/international/english

Steal This Film
Uploaded by dwerg85

May 012009

Çoğu insan telif haklarının yüce bir felsefe ile kültür hayatını korumak için ortaya çıktığını sanıyor. Hem sanatçıya ekonomik destek hem de sıradan insanların müzik, edebiyat ve kültürü alabilmesine yardım edecek…

Gerçekler ise sanıldığından çok farklı…

Copyright, bizdeki adı ile telif hakları (ekonomik bağlamda alıyorum burada, yoksa sanatı ve kültürü yaratan sanatçının eserini kendinin olduğuna dair tescil ettirmesi bunun dışında) ortaya bir sansür mekanizması olarak çıkıyor ilk defa. Kime karşı ve ne zaman? Belirli bir politik görüşe ve yanlış dine sahip olanlara karşı başlatılan bir savaşta uzun yıllar önce… Çok insan öldürüldü, idam edildi. Diğerleri ülkeden kaçtı. Copyright’ın fonksiyonu bu kaçakların birbiri ile iletişim kurmasını engellemek ve fikirlerini insanlara yaymalarını engellemekti. Üstelik bu copyright’ın yan efektlerinden biri değil, asıl amacı idi.

Herşey Henry VIII ile başladı. İngiltere kralı Henry… Bir katolik olarak yetiştirilen Henry’nin hiçbir zaman dinle fazla alakası olmadı. Daha çok uçkuruna düşkün bir kral olarak hatırlanacaktı. Zamanı gelince bir kadınla evlendi, Catherine of Aragon ve daha sonra adını Mary koydukları bir kızları oldu. Henry’nin gözü her zaman dışarıdaydı. Zamanla Henry evliliğinden de  usandı ve ayrılmak istedi. Ancak Papa, Catherine of Aragon’u kanatları altında ialmıştı. Katolik kilisesi de böyle bir şeye kesinlikle izin vermiyordu zaten.

Henry VIII kuru gürültüye pabuç bırakan bir kral değildi. Papaya resti çekerek bütün İngiltere’yi protestan yaptı. Sonra da boşanıp kendine beş tane karı aldı. Bunun yanında sevgilileri de oldu. Tarihçiler bugün bu hatunların sayısı konusunda fikir birliğine varamamaktadır. Bu kadar hengamenin içinde bir kızı daha oldu Henry’nin. Elizabeth

İki kızı da daha sonra babalarının tahtına oturacaktı…

Aşşağı yukarı bu dönemlerde Guthenberg’in matbaası ortaya çıkıyor. İlk baskı makinesi ne zaman ortaya çıktı tam belli değil, ancak 1450 lerin başı olmalı. 1480 de Avrupa’da 110 tane baskı makinesi vardı… bunların 50 tanesi İtalya’da idi. İlk makine İngiltere’ye 1485 de geldi.

Bu dönemde copyright (telif hakları) diye birşey yoktu tabii ki. Öncesinde, bir eseri kopyalamak istediklerinde bu işe özel olarak ilgilenen kişilere gidip ilgili eseri kopyalaması için sipariş veriliyordu. Yalnız bu profesyonel yazıcılar hiçbir zaman kopyaladıkları eserleri yüzde yüz çevirmiyordu. Kendilerine göre buldukları imla hatalarını düzeltiyor, hatta eserlere zaman zaman iyi niyetle, zaman zaman da kötü niyetle ekleme ve çıkarma da yapıyorlardı. O yüzden matbaanın gelmesi bir devrim yaratmıştı. Eserler onbinlerce ve tıpkısının aynısı kopyalanıyordu. Herkes yayıncılık yapabiliyordu. Cebinde basım masraflarını karşılayacak parası olanlar her önüne gelen eseri basmaya başladılar. Galilei, Sokrates, aklınıza ne geliyorsa…

Sahtecilik – başkasının eserinin altına kendi adını yazmak – sık sık karşılaşılan bir durumdu. Tersine sahtecilik de yapılıyordu. Kendi eserinin altına daha ünlü birinin ismini koymak… Bu daha popülerdi. Tamamen bir kaos…

1553 de Queen Mary I tahta oturdu. Henry ve Catherine’nin kızı olan Mary… Tabii boşanma sebebi ile Catherine kraliçelikten, prensesliğe oradan da leydiliğe iniş yapmıştı. Mary annesinin bu durumuna çok bozuluyordu. Babasına karşı ise kin besliyordu. Annesine yaptıklarından, yaptıklarını haklı çıkarmak için İngiltere’yi protestan yapmasından dolayı… Kendisi çok koyu bir katolikti. Ve İngiltere’yi tekrar katolik yapmayı kendisine vazife edinecekti.

Acımasız bir av ve katliam başlattı protestanlara karşı. İlk etapta toplumda gücü ve etkisi bulunan 300 protestanı idam etti. Ekonomik durumu iyi olan 800 aile ise yurt dışına kaçabildi.  Fakir protestanlar tutuklandı, idam edildi. Bloody Mary lakabını işte böyle haketti Queen Mary I.

Mary’nin tahammül edemediği başka birşey ise protestanların matbaadan yararlanarak, fikirlerini sarayın ve kilisenin kontrolü dışında yaymalarıydı. Ancak sarayın askeri gücü ile bunun önüne geçemeyeceğini anlamıştı. Kendine bir işbirlikçi bulması gerekiyordu. Bu yüzden London Company of Stationers‘ a (Londra Matbaacılar Birliği) bir teklifle gitti.

London Company of Stationers yalnızca sarayın uygun gördüğü eserleri basacaktı. Bunun karşılığında ise kitap basma branşında monopol (tekel) e sahip olacaklardı. Bu organizasyonun dışındakilerin matbaalarına el koyulacak, bastıkları kitaplar imha edilecekti.

4 mayıs 1557 de kraliçeden monopol haklarını ve ayrıcalıklarını tasdikleyen belgeyi aldılar. Bu aynı zamanda kraliyetin özel sansür bürosu olmaları anlamına da geliyordu.

Ne mutlu ki Mary protestanlığı yok etme görevini başarı ile tamamlayamadı. Kasım 1558 de öldü ve ardından Queen Elizabeth I taç giydi. Elizabeth protestandı ve hala 500 yıl sonra bugün bile İngiltere’nin en sevilen kraliçesidir.

Buna rağmen ilginçtir ki, Queen Mary’nin konstrüksüyonu olan sansür sistemi yaşıyor. COPYRIGHT adı altında.

Copyright kelimesi matbacılık branşında kulanılan bir terimdi… Birlik üyeleri aralarında anlaşmaya varıyorlardı. Hangi eseri hangisi basacak diye. Ve bu anlaşmalar kayıtlı olarak London Company of Stationers da belgeler halinde bulunduruluyordu. Kimin, neyi basmaya hakkı var belirlemek için. Kopyalama hakkı, copy ve right…

Çok değil, 150 yıl sonra Avrupa’da yeni rüzgarlar esecek, basım hürriyeti moda olacaktı… Kısa, fakat etkili bir devrim oluyordu İngiltere’de.. Yıl 1688… Tarihte ”Glorius Revolution” adıyla bilinen devrim, bizlere tarihin galipler tarafından yazıldığına da örnek teşkil ediyor. Bir başka adı da ”Blodless Revolution” olan bu devrim adına nazire yaparcasına İskoçya’da 3 meydan savaşına ve İrlanda’da kan banyosuna mal olacaktı.

Fazla detaya girmeden bu iç savaşın sonunda parlamentonun saraya göre daha fazla bir güç kazandığını görüyoruz. Bu parlamentonun üyelerinin büyük çoğunluğu ise Stationers tarafından sansüre uğramış kişiler oldukları göze çarpıyor. Dolayısıyla bu insanlar sansür kurumunun varlığından hiç memnun değillerdi. İşte böylece London Company of Stationers in ayrıcalıkları ve monopolü ellerinden geri alındı, basım hürriyetine gidildi. Tıpkı Queen Mary I den önce olduğu gibi…

İkinci bölüme önümüzdeki hafta devam etmeyi düşünüyorum. Uzun postalar, farkındayım… Bilinmesi gereken şeyler olduğunu ısrarla söylüyorum. Yazının ikinci bçlümünü de bitirdikten sonra PDF formatında indirilebilir şekilde de vereceğim.

Ne yapıyorsanız yapın!!! Suffusion WordPress theme by Sayontan Sinha