İsveç Tarih Müzesi – Historiska Museet – barındırdığı 63,500 civarı eserin fotoğraflarını ve scan’lanmış 264,000 kadar katalog kartını creative commmons lisansı ile halka açıyor.
Müzenin blogundan duyurulan bu haber ile kullanıcılara müze eserlerinin fotoğraflarını ve katalog kartlarını, araştırmalarda, derslerde, bloglarda ve diğer internet sitelerinde ticari amaçla olmamak şartı ile istedikleri gibi kullanabileceklerini bildirmişler.
Müze yönetimi kendisi bu lisansı kullanırken de lisansın hem kısa ve öz bir tanıtımını yapıyor hem de insanları bu lisansı kullanmaları için teşvik ediyor.
Creative Commons, ücretsiz bir lisans modeli olup, herkes tarafından internette dijital materyal yayınlarken kullanılabilir. Temel prensibi, eser sahibinin ürettiği fotoğraf, ses, video vs. materyalleri, bu lisans sistemini uygulayarak diğer kullanıcıların kullanma ve paylaşma şartlarını açıklayıcı bilgi vermesi.
Bu lisansın anlamı, eser sahibinin haklarından vazgeçmesi değil. Aslında, ”ben bu eserimi, şu şartlar altında paylaşıyorum’‘ diye açıklasak daha yerinde olur belki. Eser sahibi tüm haklarını kendi elinde tutmak yerine (©) bu haklarından bazılarını saklı tutup, diğerlerinden feragat ediyor (cc). hangi haklar ne şartlar altında saklı tutuluyor, bu da açıkca şu şekilde ifade ediliyor. BunlarLazım adlı siteden bazı alıntılar yapıyorum, konuyu bir yerde toplayabilmek için. Daha detaylı bilgi için sitenin kendisine gidebilirsiniz.
CC lisanslarını kullanmaya karar veren eser sahibi iki soruya cevap vermek durumundadır:
1) Eser sahibi eserin ticari kullanımına izin verecek midir?
2) Eser sahibi eserin işlenmesine[4], yani eserden faydalanılarak başka eserler oluşturulmasına izin verecek midir?
CC bu soruya üç şekilde çözüm getirmektedir:
a) İşleme tamamen yasaklanabilir.
b) Eser sahibi işlemenin yapılmasına, reprodüksiyonuna, dağıtılmasına, gösterimine ve icrasına izin verebilir.
c) Eser sahibi “b” seçeneğindeki işlemeye, işleme sonucu ortaya çıkan eserin de “aynen paylaşım”[5] koşullu yayımlanması şartıyla izin verebilir. Bunun anlamı, işleme sonucu ortaya çıkacak eserin de başkalarınca CC “aynen paylaşım” koşullu lisans kuralları çerçevesinde kullanılabilmesidir. Bu kural, sonraki diğer işlemeler için de zincirleme şekilde devam edecektir.
A photograph is a moral decision taken in one eighth of a second, or one sixteenth, or one one-hundred-and-twenty-eighth. Snap your fingers; a snapshot’s faster.
Salman Rüşdü
An ölümsüzleşiyor. Belki de fotoğraf aslından daha gerçek oluyor. Ne kadar fotoğraf var dünyada? Bunların bazıları çok ünlü. Hepimiz gördük, ama hiç dikkatle bakmadık.
Bunlar arasında belki de Oscar Wilde Nr 18 var.
Halılar ve ayı postu ile yükseltilmiş bir koltukta oturuyor Oscar. Dize kadar pantolonu, üstü süslü ayakkabıları var. Sağ elinde bir kitap tutuyor. Sol eli ise başına destek olmuş.
Bu fotoğraf o zamanın en meşhur fotoğrafçısı Kanadalı Napoleon Sarony tarafından çekildi.
Sarony 1867 yılında New York’da kurduğu stüdyosunda, hayatını ünlülerin fotoğraflarını çekerek kazandı. Bu iş için fotoğrafını çekeceği kişilere belli bir para ödüyor, onların iznini alıyor ve sonrasında bu fotoğrafları çoğaltarak satıyordu.
Birgün Burrow Giles Lithographic Co. adlı şirket Nr 18 adlı fotoğrafı Sarony’den izinsiz olarak kullandı. Sarony bunun üzerine çareyi mahkemeye gitmekte buldu. İşte bu mahkeme ve aldığı karar, fotoğrafçılığın bir sanat olup olmadığının ve buna bağlı olarak telif hakkı ile korunup korunmaması gerektiği sorusunun cevabını vermede temel dayanak noktalarından biri oldu.
Mahkeme kararı, fotoğrafların da copyright ile korunması yönünde oldu. Bu kararı verirken 1802 de çıkan bir kanunu yorumladılar. Kanunun çıktığı dönemde henüz fotoğraf tekniği bulunmadığı için ancak yorumlayarak bu sonuca ulaşabilmişlerdi.
Mahkemenin yorumuna derinlemesine bakacak olursak; reprodüksüyonun meydana getirilmesinde mekanik bir işlem mi sözkonusu, yoksa insani elementlerin mi rol oynadığına bakılmıştı.
Özellikle NR 18 deki Oscar Wilde’ın ellerinin aldığı pozisyon, ışıklandırma ve yüzhatları ile fotoğrafı çeken kişi tamamen kendi hayal gücünden, yaratıcılığından birşeyler katarak fotoğrafın ortaya çıkmasında başrol oynamıştı.
Bu aslında bizlere teknolojinin ve değişen şartlarla kanunların yorumlanması arasındaki senkronsuzluğu göstermede iyi bir örnek.
Hergün belli bir zamanımı internette fotoğraflara bakarak değerlendiriyorum. Hafif, pratik, zoomlu, objektifli, ucuz, pahalı, çoğunluğu dijital teknikle işleyen kameralar ve sahipleri tarafından meydan getirilen kompozisyonlar, anlık enstantaneler…
Mahkemenin Nr 18 için verdiği bu karar bana hangi fotoğrafın sanat, hangisinin yalnızca fotoğraf olduğu konusunda yardımcı olmuyor ama.
Bunu anlamak için Flickr’da rastgele bir gezinti yapmak yeterli.
Tekniğin bu derece gelişmesi, sanki profesyoneller ile amatörler arasındaki mesafeyle alay eder gibi. Eskinin profesyonel/amatör ayrımcılığının düzeni tehdit altında. Bu eski sistemi kaldırmadıkça daha çok kafamız ağrıyacağa benzer.
Aşşağı yukarı tüm Rusça kitaplar internetten paylaşıma veya satışa açık, yazarın izni olsun ya da olmasın.
Sovyet döneminde kitaplar yasadışı olarak daktilo ya da karbon kağıdı ile kopya ediliyordu. Anti Sovyet yayınları kanunsuz olarak yaymak yüzünden çalışma kamplarına mahkum edilen çok insan oldu. Ancak bu bile samizdat denilen, gönüllülerin beğendikleri, yayılmasını istedikleri kendilerine veya başkalarına ait eserleri paylaşıma açması, dağıtması olarak açıklayabileceğim fenomenin insanlar arasında yer tutmasına engel olamadı.
Sovyetler Birliği tarihin sayfalarına karışırken, Samizdat eskisinden daha yaygın ve güçlü olarak Rus halkının günlük hayatındaki yerini almış görünüyor. Sovyet döneminin tüm önemli literatürünün ”özel” kişiler tarafından kurulan internetteki elektronik kütüphanelerde olduğunu görüyoruz.
Sergej Parchamenko orta büyüklükteki pekçok yayınevinde çalıştıktan sonra şu an Vokrug adlı, gezi el kitapları basan bir yayınevinde baş redaktör olarak görev yapıyor. Şöyle diyor Dergej;
Hayatım boyunca yayınladığım tüm kitapları internette bulmak mümkün zannedersem. Birinin yeni çıkan bir kitabı kopyalayıp internete koyması çok zaman almıyor. Yalnızca bir iki defa çıkan kitapların internete ışık hızı ile düştüğü durumlarda bizim satışlarımızı etkileyebileceğini düşündüm. Bu endişemi kitabın elektronik kopyasını internette ulaşıma açan siteye bildirdiğimde de kitabı kaldırdılar.
Yayınevlerinin bu tip durumlarda adalet sistemine yönlenmesi nadir görülen bir davranış biçimi. Hem sisteme olan güvensizlik, hem de bu tarz elektronik ”özel” kütüphanelerin (gelin şuna korsan kitabevleri diyelim) genelde yurtdışındaki sunucularda bulunması kanuni bir yola başvurmaktan vazgeçiriyor yayıncıları ve yazarları.
Bu sebeple yayınevleri genelde anlaşma yoluna gidiyor internetteki korsan kitabevleri ile. Zaman zaman anlaşılamayıp, işin savaşa dönüştüğü de olmuyor değil. Sunucusu Ekvador’da bulunan Lib.Rus.Ec adlı korsan kütüphane uzun zaman Dos Attack saldırısına maruz kaldı. Forumlardaki tartışmalara bakılırsa bu saldırıların arkasında Rusya’nın en büyük yayıncısı var.
Bunun dışında yazarlar açısından durum aşşağı yukarı dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi. Yani bir kısım yazar tüm gücü ile bu Korsan’a karşı tavır alırken, bir kısım da internetteki bu ulaşılabilir olmanın sonucunda daha çok legal, basılı kopya satacağını hesaplıyor.
Tabii bu durumdan hiç şüphesiz kazançlı çıkan bir başka aktör var. Şu anda Türkiye’deki forum ve sosyal platformlarda da hakkında çokca konuşulan, merakla beklenen ebook reader dediğimiz elektronik kitap okuyucu dediğimiz araçlar.. Rusya ve Ukrayna pazarları şu anda, halihazırda bu korsan kütüphanelerin kullandığı e kitap dosya formatlarını destekleyen cihazlarla dolmuş durumda. Biz Türkiye’de, İsveç’te bu cihazları beklerken Moskova metrosunda genç insanların elinde ebook reader ları görmek çok şaşılası bir görüntü değil.
E kitapların bir anda böyle bir piyasaya sahip oluşu yayıncıları da bu piyasaya uygun iş modelleri geliştirmeye itiyor. Şu an pekçok yayıncı kitapların elektronik versiyonlarını da hızlı bir şekilde piyasaya sürüyor. Bu versiyonlar genelde izinsiz kopyalamaya açık versiyonlar halinde, kilit takılmamış versiyonlar. E kitapların ortalama fiyatları da, geleneksel kitapların % 10 u civarında. Fiyatın bu seviyede olmasında hiç kuşkusuz korsan e kitapların piyasadaki varlığı da rol oynuyor.
Ancak görünen bir başka trend ise bu korsan sitelerin yavaş yavaş direk olarak yazarlar ile anlaşma yaparak, onlara reklam gelirlerinden yüzde ödemeleri.
Gidilen bu yol, doğru yol diyor Sergej Parchomenko
Bugüne kadar devletin telif hakkı yasalarından veya kurumlarından hiçbir fayda sağlamadım. Bunu biz yayıncılar, yazarlar kendi aramızda halletmeliyiz.
E kitap piyasasının internet korsanları tarafında ele geçirilmiş olması pekçok kişi için bir felaket senaryosu, bazıları için ise madalyonun bir de öteki yüzü var. Durumu daha iyi anlamak için rakamlarla örnek verelim.
Stephanie Meyers’in 2008 yılında çıkan kitabı Breaking Down kağıda basım haliyle İsveç’in en büyük internet kitabevinden sipariş edildiğinde 3 gün içersinde posta kutunuzdan size atılıyor. Fiyatı 168 kron. Şu an itibarı ile elektronik kitap versiyonunu bulmak mümkün değil İsveç içinde. Eğer e kitap için Amazon’a bakarsanız 11 dolar, yani 78 krona bu kitabı eğer varsa Amazon Kindle da okumak üzere, İngilizcesini indirebilirsiniz.
Aynı kitabın Rusca olanını, kağıda basılmış hali ile Rus internet kitabevi Ozon.ru üzerinde 66 kron karşılığında satın almak mümkün. E book versiyonu ise Litres.ru üzerinden 16 krona alınabiliyor. Hem de 15 değişik dosya formatında.
Önemli Rus kitap siteleri.
Lib.ru : Oldukça büyük bir kütüphane diyebiliriz. Rus ve Sovyet klasikleri barındırıyor. Yayınevleri ve yazarlar ile işbirliği yapıyor.
Litres.ru : Yasal olarak satış yapıyor. Çok sayıda internet kütüphanesi ile işbirliği var.
Lib.rus.ec : Ekvador’dan satış yapan bir korsan site. İş modelini yasal hale getirmek için çalışmaları var.
Bu yazımı İsveç’in SydSvenskan adlı gazetesinin kültür ekindeki bir yazıdan alıntı yaparak hazırladım.
İspanya kültür bakanı Angeles González-Sinde cuma günü İspanyol Tv sinde yaptığı açıklamada Fransızların HADOPI’sine benzer ”three strikes” kanunu benzeri bir kanunun İspanya için gündemde olmadığını ve hükümetin internet kullanıcılarını cezalandırmak gibi bir niyeti olmadığını açıkca ifade etti. Ancak bakan telif hakları ile korunan eserleri internette ticari amaçla paylaşıma açanların üzerine de şiddetle gidileceğini vurguladı.
AB üyesi ülkelerde sesini yükseltmeye başlayan Korsan Parti hareketlerinin ortak prensiplerine ters düşmeyen bir kültür bakanına üye ülkelerin en azından yarısında ihtiyacımız var. Girmeyi düşündüğümüz AB nin biz daha girmeden bize benzemesi bu ülkede değişmesi gereken şeylerin farkında olan insanlar için büyük hayal kırıklığı yaratır. ABD’nin her düdük sesinden sonra ne kadar yükseğe sıçrayacağını soran eski kıta Avrupa’nın böylesine onurlu politikacılara ihtiyacı var. İspanya’nın bu tavrı, yanıbaşındaki komşusunun Fransa olması sebebiyle daha da anlamlı. Bunu Amerikalılar da çok iyi biliyor. Zira İspanyol mahkemeleri daha önceleri defalarca P2P üzerinden dosya paylaşımının illegal olmadığı yönünde kararlar aldılar.
Hükümet bu şarkıyı söylerken İspanya internet hizmet sağlayıcılarının branş örgütü Redtel‘in sözcüsü Miguel Canalejo‘nun ise ayrı telden çalmadığını izlemek zor deği. Canalejo tüm bu kavgaların sebebinni çağa, teknolojiye uygun iş modelleri yaratamamış olan kültür & sanat, eğlence sektörü kartellerinin üzerine yıkıyor. Zavallı artistin, yazarın nasıl para kazanacağını düşünenler için yeni bir haber olabilir, bazı kesimler ise en başından beri işaret ediyor; internet kullanıcıları bu krizin sorumlusu olan taraf değil !!!
İlginçtir ki bugün telif haklarını ve internette dosya paylaşımını siyasi arenasına taşımış tüm gelişmiş ülkeler ekonomik sistem olarak ”piyasa ekonomisini” benimsemiş olanlar. Yani özel şirketlerin adil bir rekabet ortamında ürünlerini piyasaya sürerken, üretim ve dağıtımın getirdiği ekonomik külfetleri, bunların değişen teknolojiye bağlı olarak yarattığı maliyet düşüşlerini de gözönüne alarak ürünlerin kalite ve fiyat enstrümanlarını kullanarak birbiriyle rekabet halinde olmasını gerektiriyor. Ekonomiden sokaktaki bir vatandaştan daha fazla anlamasam da bu kadarını formule etmeyi başarabildim. Peki öyleyse büyük şirketler neden çağın dışında kalıp bu oyunu beremeyince mızıkçılık yapan şımarık çocuklar gibi devlet babalarına koşup onlardan diğer çocuğu, yani internet kullanıcılarını tokatlamalasını istiyor?

Korsanlığın hırsızlık olduğunu lügata yerleştirmek isteyenler aynı zamanda kültür/sanat tüketicilerine adalet sisteminin halihazırdaki kanunlarını referans almalarını, kanunlara saygılı olmalarını hatırlatan kesim. Bunu yaparken adalet sisteminin içinde yer almayan bir yorumu yapmaları ve yerleştirmeye çalışmaları o yüzden ilginç.
Yazdığınız kitabın bir telif hakkı davasını avukatınıza verip, onun davayı ”hırsızlık” kategorisinde sürdürmesini isteseniz, kaybedeceğiniz çok açık. İnsanlarda yanlış bir düşünce var. Adalet sistemi ve kanunlar bize neyin doğru, neyin yanlış olduğunu göstermez. Kanunlar kanun koyucu tarafından vatandaşlara ”adaletli bir dünya” sağlama çabasıyla ortaya çıkmıştır. Ancak kanunların adaleti sağladığı veya etik olan davranışı desteklediği savı tüm tanımının tersyüz edilmesi demek.
Telif hakkı herşeyden önce fiziki eşyalara sahip olma hakkımızın aksine doğal bir hak değil. Telif hakkı tırnak içinde ”özgürlük kısıtılayıcı” bir hak. Amacı yaratıcılığı ve bilginin yayılımını desteklemek, bunları toplumun yararına destekleyecek kuralları belli bir denge içersinde bizlere sunmak (idi). Orjinal ressamından bir yağlıboya tablo aldığında tablo artık senin malın. Evine götürüp, ters çevirip asabilirsin, istersen paralayıp çöpe atarsın. Ya da atölyende karşına alıp yeteneğin ölçüsünde bir kopyasını da yapabilirsin. Kendi becerin elvermiyorsa, elinden gelen profesyonel birine de kopyalattırabilirsin. Bilinenin aksine sık uygulanan bir yöntem bu kolleksiyoncular tarafından. Evin duvarları kopyalar ile doluyken, orjinaller emin bir yerde kilitli. Yapamayacağın tek şey, bu kopyaları para ile satmak. Ayrıca bu kopyaların ”gerçek” olduğunu iddia etmek te sahteciliğe girer. Buraya kadar hırsızlık kategorisine giren birşey yok.
Peki biraz daha bu ”hırsızlık” teması ile oynayalım fantezimizde. Son günlerde gündemde olan Zülfü Livaneli‘nin sitesine gittiğimde bir fotoğrafını görüyorum. Fotoğrafı görür görmez hırsız oluyorum (bazılarına göre) teknik olarak. Çünkü benim bilgisayarım Zülfü’nün sunucusundan o fotoğrafın bir kopyasını istiyor. Resmi görmem ancak bu kopyanın benim bilgisayarıma gelmesi ile mümkün. Bu kopya benim bilgisayarıma geldiği anda ise benim ”malım” oluyor. Fare ile masaüstüme çekip Zülfü Livaneli’ye fotoşopla bir ortodox yahudi saç traşı yapabilirim. Bu fotoğrafı Barış Atasoy‘a mail ile atabilirim. Büyük bir ihtimalle bunların hiçbirini yapmam, çöp kutusuna atarım. Tamamen benim bileceğim iş. Telif hakkı ile sahip olma hakkı arasındaki farkı anlamak önemli. Böylelikle DRM korumalı DVD/CD gibi materyallere para verip aldığımız zaman esasında hakkımızın ne olduğu, aldığımızın ne olduğunu anlamak açısından da önemli. Satın aldığınız yağlıboya tablonun ressamının evinizin duvarlarını, mahzenini, giren çıkanı denetleme mekanizmasını devlete ve mahkemelerine kurdurması, bu hak için lobi yapması kulaklara bilmiyorum nasıl geliyor. Adalet sisteminin yukarıda en başta bahsettiğim doğru ve yanlışı, etiği bizlere gösteren otoriter bir sistem olmadığı, aksine ironik ve çelişkili olduğu bu örnekten de kolayca anlaşılmıştır. Ressamın evinizi gözlemesi, parasını verip aldığınız tabloyu elinizden geri almaya çalışması şu adalet sisteminde dahi kendini hapise yollamaya yeter. Oysa başka bir tarafta….
Deniyor ki, internetin yaygınlaşması artık telif haklarının değiştirilmesini gerektiriyor. Çok da doğru değil esasında. Korsan kopyalama telif hakları tarihi boyunca yasal değildi zaten. İnternetin değiştirdiği temel birşey yok. İnternet yalnızca bariyerleri indirdi, Gutenberg’in matbaasının bir dönem soyunduğu devrimin önderliği rolünü üstlendi. Yalnız Gutenberg’in karşısıına çıkan devlet ve kilisenin bugün başka adlar altında yine bu devrime taş koymaya çalıştığını görüyoruz.
Bugün satın aldığınız bir CD ile aslında modası çoktan geçmiş, yaşamaması gereken oligopol e para döküyoruz. Sanatçının kendisi yerine çok uluslu şirketlerin ve kendilerine ait bürokrasilerinin devam ettiricilerine gidiyor bu paralar. Tekniğin uzun zamandır mümkün kıldığı ”dijital dağıtım” gerçekleştirilebilse hem kültür ve sanat tüketicileri için fiyat büyük oranda inecek, hem de paranın büyük kısmı üretenin cebine girecek. Şu an böyle yürümüyor işler. Kültür tüketicilerinin cebinden çıkan muazzam rakamlar reklama, direktörlerin maaşlarına, bonuslarına, uçaklara, tırlara, dizele ve son olarak da adalet sisteminin kaynaklarını büyük ve çokuluslu şirketlerin çıkarları peşinde koşarken yaptıkları harcamalarına gidiyor. Tüm bu olanları evrimin tarihe gömmeye çalıştığı dinazorları suni teneffüsle yaşamda tutmaya çalışmaya benzetebiliriz. Bu sirkin devam etmesini isteyenler çok, bir sirk seyrettiğinin farkında olmayanlar ise onlardan daha çok.
Esasında tüm konu artistlerin, müzisyenlerin, sanatçıların cebine giren, girecek, gireceği halde kaybolan paralar değil. Konumuz, insanlığın modern kültür mirasının kimin tarafından kontrol edileceği. Eğer bu kontrolün ulusal veya uluslararası medya devleri, çıkar organizasyonları tarafından yapılmas gerektiğini düşünüyorsanız Mü-Yap’ı, Holywood’u, Ifpi’yi, Warner Bros’u ve onların kazanç ve çıkar makinalarına göre kanun yapan adalet sistemini destekliyorsunuz.




Son Yorumlar