Kimsenin inancına karışmamalıyız!… Mı?

Kimsenin inancına karışmamalıyız!… Mı?

İnsanlık ve insan aklı, vermesi gereken en zor sınavları veriyor şu günlerde. Ekonomik kriz, çevre kirliliği, savaşlar, enerji problemi, açlık, salgın hastalıklar, terörizm, Afrika ve Arap ülkelerinin özgürlük ve demokrasi arayışı, ulus devletlerin ve köhne sistemlerin birbiri ardına ve gürültüyle sallanması, bunlar sallanırken yerlerine gelecek olanların belirsizliği…

Eğer tüm bu problemleri kahve falına ya da binlerce yıl önce yazılmış kutsal kitaplara bakarak, onları tercüme edip yorumlamaya çalışarak çözmeye kalkacak olsaydık büyük bir ihtimalle çuvallardık. Buraya kadar herhalde namaz kılanınız da, çocuğunu vaftiz ettireniniz de benimle aynı fikirdesiniz.  Ancak muhtemelen yazının bundan sonrasında, inançlara saygı ve başkalarının dini inançları hakkında fikir belirtme hakkımızın olup olmadığı üzerine çoğunuzla görüş ayrılığına düşeceğim.

Gerçekten de bugün yalnızca bizim toplumumuzda değil, neredeyse tüm toplumlarda başkalarının inançları üzerine atıp tutmak, özellikle sert eleştirilerde bulunmak, bir tabu. Benim gibi dinlerin toplumlar ve bireyler üzerindeki etkileri için endişelenenlerin, zaman zaman tanık olmak zorunda bırakıldıkları mass hysteria örneği vak’alarda verdikleri tepkilerin tepki çekmemesi için (!) sık başvurduğu bir taktik var: Kamusal alanı ve özel alanı ayırmak!

Bu taktik sayesinde hem toplumda yer etmiş bazı dini enstitüleri, öğretileri, bireysel ve kurumsal aşırılıkları eleştirebiliyor, hem de çizmeyi aşmamış oluyoruz. Fatura ödemek için gittiğimiz elektrik idaresindeki gişe memurunun, masasını namaza gitmek için terk etmiş olması, kamusal alana girdiğinden çok rahatlıkla eleştirilebilirken, 6 yaşındaki kızını Kur’an kursuna  göndermek isteyen bir babayı eleştirmek veya akrabasının inançsız biri ile evlenmesinin o nikaha gitmeyi caiz kılıp kılmayacağını soran bir kişiye  ”titre ve kendine gel” tadında verdiğimiz bir cevap, şiddetli tepkilerle karşılanabiliyor. İşte bu tepkileri almamak, karşıt görüşteki insanlarla birbirine saygılı ve barış içinde yaşamak için sekülaristlerin etek altında bacaklarına yazdıkları, yeri gelince eteği kaldırıp kopya çektikleri formül kısaca şöyle:

Bir insanın inancı yalnız kendini ilgilendirir. Biz sekülaristler, eleştiri hakkımızı yalnızca dinin politikaya karıştırıldığı, toplumdaki seküler hayatı tehdit eder halde geldiği durumlarda kullanmalıyız.

Yazının bundan sonraki bölümünde, yukardaki paragrafta ifade ettiğim, artık neredeyse karşılıklı olarak iki taraftan da kabul görmüş ve betonlaşmış bu durum halinin (status quo) aslında ne kadar yanlış olduğu, tam tersine sorumlu bir birey olarak başkalarının inançlarına karışmakta, eleştirmekte neden çok haklı nedenlerimiz bulunduğunu anlatmaya çalışacağım.

Bu çabam bir ölçüde cami duvarına işemekle eş olduğundan, daha en başında bazı yanlış anlaşılabilecek noktaları çok net olarak geçmem iyi olacak.

Her şeyden önce, kendim için hiç utanmadan ve boynumu bükmeden istediğim, BM insan hakları beyannamesi ve anayasa ile bana tanınmış olan düşünce ve ifade özgürlüğünü, asla ve asla benim gibi düşünmeyen, yaşamayan insanlardan esirgiyor olmam düşünülemez. Herhangi bir yöntemle insanların inandıkları şeyleri, ne kadar saçma olurlarsa olsun dile getirmelerini, elimde bir güç olsa dahi engellemezdim. Bunu da sadece özgürlük anlayışımın bir gereği olarak değil, kendi yaşamak istediğim, hayal ettiğim bir topluma giden yolda son derece pragmatik bir yaklaşım olduğu için de benimsiyorum. İnanç özgürlüğü dahil herhangi bir özgürlüğün kısıtlanması aktif bir şiddet uygulamasıdır. Şiddet ise karşı şiddeti doğurur.

Benim çok mütevazi bir isteğim var:

Kendim gibi düşünmeyen, inanmayan insanların görüşlerini, ”artık bu kadar da saçmalık olmaz, yeter” dediğim yerde istediğim şekilde karşılayabilmk, yanlışlarını görmeleri veya o toplulukta nötr bir şekilde tartışmayı izleyenleri kendi tarafıma çekebilmek için becerebildiğim ve uygun gördüğüm şekilde retorik kullanarak, davamı haklı gördüğüm yere taşıyabilmek.

Kısa bir zaman önce böyle bir tartışma yaşadım. Artçı dalgalarında geldiği  bu tartışmanın sonunda, yukarda bahsettiğim Status Quo’dan çıkamadığımızı bana hatırlatan biri oldu.

Dostum, insanlar inandığı gibi yaşama hakkına sahiplerse, inançlar ve ritüeller neden dört duvar arasına girmek zorunda oluyor ki?

Bu, status quo’nun bir ucunda bulunan sekülaristler için tabuları yıkmamak, başları ağrıtmamak adına diğer uçtaki inançlılardan talep edilen, ama karşılanması en azından şu görüldüğü hali ile özellikle müslüman toplumlarda pek de mümkün olmayan ”inancını kendin yaşa, kimsenin gözüne sokma, dayatma” mesajına karşılık bir soruydu. Ve bu mesajın uygulanabilir örneklerini aramak, kafaları oldukça karıştırıyordu.

Biraz düşündükten sonra vardığım sonuç şu:

Soruyu soran kişi nispeten haklı. Din ve inanç hiçbir zaman kişiye özel olmadı, dört duvarın arasına girmedi. Zavallı sekülaristlerin bu iddiası, güdük bir temenni yalnızca. Yer yer bunu başarabilen toplumların havasını aramızdan bazılarının hasbelkader soluyor olması, yeni medya alışkanlıkları sayesinde o toplumlardan parazitli ekran görüntülerini kendi odamıza ara sıra getiriyor olmamız bizi yanıltmış olmalı. Büyük resim çok farklı!

George Bush: ‘God told me to end the tyranny in Iraq’

Bakın, bugün ABD halkının % 44 ü, gelecek 50 yıl içinde İsa’nın dünyaya döneceğine inanıyor.

ABD’yi Bush gibileri yönettiği için mi % 44 ün inancı bu yönde, yoksa % 44 ün desteği daima Bush ve benzerlerini o koltuğa mı oturtacak? Ya da ikisi birden mi?  Konumuzla ilgili şu gerçeği de büyük harflerle yazalım:

SAVAŞ, BİR DEVLETİN SAHİP OLDUĞU EN BÜYÜK ŞİRKET! 

Bu gerçeğin üzerine, tarihinin en ağır ekonomik krizlerinden birini yaşayan, dünya kaynaklarının büyük kısmını tek başına tüketen, doğaya herkesten fazla atık bırakan, uluslararası politikada hala büyük ağırlığa sahip olan, nükleer başlıklı füzeleri kilometrekarelerce hangarları dolduran bu ülkede, hep beraber tekrar edelim, halkın % 44 ü İsa’nın yakın bir zamanda dünyaya geleceğine inanıyor!

Bir sonra gelecek yeni Bush’ların veya Putin’lerin ”kendilerine sakladıkları ve dört duvar arasında yaşadıkları” (!)  inançları ile

- temsil ettikleri halklarını nelere ikna etmeye çalışacakları,

- sade vatandaşların bir karıncaya bile zarar vermeden, mahalle komşuları ile barış içinde yaşarken, hangi savaşlara nasıl ikna olacakları,

- bu ikna olma sürecinde kendi inançlarının ne derecede etkili olacağı

falan dünyanın geri kalanı için kocaman bir rus ruleti.

Bayernli bir polis memurunun üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelen Joseph Alois Ratzinger henüz ismiyle çağrılıyorken bizim gibi sıradan bir vatandaştı. Dünyadaki 1,5 milyar insana ruhani liderlik yapmaya başlaması, Johannes Paulus II olarak çağrılmaya başladığı dönemlere denk düşüyor. Ratzinger’in sıradan bir insanken edindiği inançları, Papa olduğunda  prezervatif kullanımının aktif bir şekilde Afrika’daki misyonerler tarafından sabote edilmesi sonucunu doğuracaktı. Afrika kıtasında AIDS li olarak dünyaya gelen yüzbinlerce çocuğun her birinin Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler gibi iki ”seküler” kuruluşun istatistiklerinde yalnızca birer sayı olmaktan ileri gidememesinin acı bir karikatürü.

1,5 milyarlık katolik aleminde aklıbaşında tek bir katoliğin, Vatikan’ın başına kimin geçeceği konusunda ne kadar rol oynayabileceğini bilmiyorum. Ama demokrasi ile yönetilen ABD’de, aklıbaşında bir Amerikalı’nın kimin başkan olacağını belirlemek için 150 milyonda 1 oyu var.

Elit politikacılara ve ruhban sınıfına ulaşmak mümkün görünmüyor bu sistemde. Tek şans, bu sistemin devam etmesini sağlayan ve ”dünyanın öküzün boynuzlarında döndüğünü” sananları tekrar dünyaya döndürmek.

 

No related posts.

4 Comments

  1. bllk

    İyi de Amerikan halkının %44'ü sadece zaman belirtmiş. Bugün sadece Hristiyanlar değil Müslümanlar da inanıyor İsa'nın yeryüzüne geri döneceğine eninde sonunda.

    Bahsettiğin öküzün boynuzunda sallananlar dünyanın büyük kısmı. Yani dünyaya onları döndürmek, basitçe ifade edeyim. İmkansız.
    Üstüne bi de inancımızı yaşamamıza izin vermiyorsun diye zarar vermeye kalkarlar. Haksızlar (mı?). Bak başlıkta yaptığını yaptım negzel.

    Bir ateist olarak oruç tutmadığında sokakta sana karışılmaması gerek. Ama bunu istiyorken amaç uğruna "niye oruç tutuyorsun" diye birini dövmek de eşeğe su kaçırmak olur.
    Tenks.

    ← Reply

  2. bllk

    Ahahaha edepli yorumlar yapın yazdığını görsem yollamazdım yorumu. Hem sansürcü kafaya sahip ol hem de bu konularda konuşmaya çalış.

    AYIP.

    Lütfen yolladığım iki yorumu da yayınlamayınız. İyi sallamalar.

    ← Reply

  3. @aytunCrahim

    Merhaba,

    Cevabım biraz uzun oldu ve utanmadan şuraya yazdım:
    http://aytuncrahim.tumblr.com/post/10078187307/al…

    ← Reply

  4. Zafer B.

    Düzeltme: Joseph Alois Ratzinger, Johannes Paulus II değil Benedict XVI olacak. Yani Nisan 2005'ten bu yana Papalık yapan şahıs oluyor. Yorumla ilgilenmeye çalışırken farkedilen bilgi hatası yapılması yazının ciddiyetini şüpheye düşürüyor.

    ← Reply

Leave a Reply

*